hedef daha çok öykü... / blogumuz / haber

2006-12-23 17:32:00

Hedef daha çok öykü... Mustafa Kara Kül Öykü gazetesi, farklı bir format ile öyküyü geniş kitlelerle buluşturmayı ve genç öykücülerin önünü açmayı amaçlıyor Art arda kapanan öykü dergileri, genç öykücülerin yer bulamamaktan yakındığı edebiyat dergileri yeni bir arayışı gündeme getirdi. Aylık olarak yayınlanan Kül Öykü gazetesi, “sadece öykü ile ilgilenenlerin değil herkesin okuyabileceği” bir öykü yayını olma iddiasında... Kül Öykü Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Bilal Kolbüken’e, öykü alanındaki yayıncılığı, gazete formuna neden ihtiyaç duyduklarını ve hedeflerini sorduk. Öykü dergiciliği son dönemde kapanan dergiler gibi olumsuzluklarla epey yara aldı. “Gazete” biçimini seçmenizde bu durum mu etkili oldu? Evet, en son İmge Öyküler dergisi kapandı, daha önce Adam Öykü dergisi kapanmıştı. Şimdilerde Notos Öykü yayın hayatına başladı. Ancak bizim gazete biçimini seçmemizin öykü dergiciliğinin aldığı yara ile ilgisi yok... Kaldı ki bu dergilerin kapanmasının asıl nedeni, yani öykü dergiciliğinin ya da daha genel anlamıyla ele alırsak, edebiyat dergilerinin yara almasının en büyük nedeni editörlerin yayın politikalarıdır diye düşünüyorum. Kendisine öykü gönderen yazarına yanıt bile vermeyen, büyük bir çoğunluğu genç bir nüfusa sahip olan ülkede genç yazarlara yer vermeyen dergilerin yazarlar tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur? Yayımladıkları öykü ve şiirlerle nitelikten uzaklaşan dergilerin okuyucu tarafından takip edilmesini beklemek ne kadar doğru olur? Bizim gazete biçimini seçmemizdeki temel etken öykü türünün yediden yetmişe herkes tarafından okunabilir, takip edilebilir bir tür olduğuna inanmamız ve 500-1000 arasında kalan sınırlı okur kitlesi ile değil onbinlerle ifade edebileceğimiz okura ulaşma kaygımızdır. Ayrıca öykü dergilerimizin tarihini incelediğimizde öykü dergilerinin çok büyük bir çoğunluğunun iki aylık olarak yayın yaptıklarını görüyoruz, aylık bir gazetenin öykücülüğüme bir... Devamı

okula che baskını! / blogumuz / haber

2006-12-23 17:18:00

Okula Che baskını! Pertek’te, kaymakam yatılı okula baskın düzenledi, dolabından Che resimleri çıkan öğrencileri tokatladı Tunceli’nin Pertek ilçesinde bulunan Mustafa Kemal Çok Programlı Lisesi Pansiyonu’na İlçe Kaymakamı Harun Öksüz ve sivil polisler tarafından baskın düzenlendi. Baskında öğrencilerin dolaplarından çıkan ‘Che Guevera’ resimlerini gören Öksüz’ün “Biz sizi devrim yapasınız diye mi okutuyoruz” diyerek, bazı öğrencileri tokatladığı iddia edildi. Edinilen bilgilere göre, Pertek ilçesinde bulunan Mustafa Kemal Çok Programlı Lisesi Pansiyonu’na 20 Aralık Çarşamba günü akşam saatlerinde Pertek Kaymakamı Harun Öksüz ve beraberindeki sivil polisler tarafından baskın yapıldı. Pansiyonu basan kaymakam ve polis, öğrencilerin tümünü önce yemekhaneye çağırdı ve daha sonra odalarda bulunan dolaplarında arama yaptı. Baskının ardından 8 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açılırken, okul yönetimi dün velileri okula çağırarak, çocuklarının “yasadışı işlerle” ilgilendiklerini iddia etti. Hakaret ettiler Veliler baskın hakkında konuşmak istemezken, ismini vermek istemeyen bir öğrenci, tek tek aranan dolapların bazılarında ‘Che Guevera’ posterleri ile öğrencilerin yazdığı şiirlerin bulunduğunu belirterek, yaşananları şöyle anlattı: “Polis dolapları arıyordu. Dolabından Che resimleri ve şiirler çıkanlar tek tek odalara alındı. Kaymakam, bağırıp çağırıyordu bize. ‘Biz sizi devrim yapasınız diye mi okutuyoruz!’ Bu kim, sizin ananız mı babanız mı?’ diyerek hakaret yağdırdı. G.G. adlı arkadaşımız tepki gösterince de onu tokatlamaya başladı. Sonra dolabında resim bulunan arkadaşlarımızı da tokatlamaya başladı.” Kaymakamın öfkeli bir şekilde kimliklerini aldığını ve haklarında disiplin soruşturması başlatacağını söylediğini aktaran öğrenci, “ Biz burada daha çok köylerden gelip okuyan öğrencileriz. Velilerimizi çağırtmışlar. Onlarla da konu... Devamı

kış hastalıkları / blogumuz / sevim kahraman

2006-12-23 17:08:00

kış hastalıkları Havalar soğuyor, hastalıklara dikkatCerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Bölümü Öğretim Üyesi Ahmet Rasim Küçükusta kış aylarında yaşanan hastalıklara dair ne tür önlemler alınması gerektiğini ve en çok kış aylarında hastalıklara maruz kalanların kim olduğunu ve korunmak için yapılması gerekenleri anlattı. Kışın neden daha fazla hasta oluruz? Kışın havanın değişken olduğu dönemlerde, solunum yolu enfeksiyon hastalıkları çok sıklıkla görünür. Bunun nedenleri arasında bu mevsimde insanların kapalı mekanlarda olması gelir. Kış mevsiminde ,üst solunum yolu enfeksiyonları (bulaşıcı hastalıkları)-(ÜSYE) ; nezle, soğuk algınlığı, grip, bademcik iltihabı (tonsilit), sinüzit, orta kulak iltihabı (otit), alt solunum yolu enfeksiyonları; ses telleri iltihabı (larenjit), zatürree (akciğerin iltihabı), bronşit en sık görülen hastalıklardır. Çünkü, nezle, farenjit, sinüzit, anjin, larenjit, bronşit gibi hastalıklar virüslerine neden olduğu bir hastalıktır. Bunlarda işyerlerinde, okullarda yani kapalı mekanlarda çocuklara ve insanlara bulaşır. Havanın soğuk ve kuru olması Astım, KOAH gibi hastalığı olanları en çok rahatsız eder. Soğuk hava, bronşları daraltarak öksürük, hırıltı ve nefes darlığına neden olur ve bu mevsimde Astım, KOAH hastalıkları alevlenir. Kışın ev, işyeri gibi kapalı mekanları ısıtmaya ve pencerelerin kapalı tutulmasına bağlı olarak daha kuru olmasının da, bronşların daralmasına ve salgıların kurumasına yol açar. Bunlarda havaların soğuması yanında insanların hava kirliliğine daha çok maruz kalmalarına da neden olur. Risk grubundaki insanlar kimlerdir? Özellikle küçük çocuklar, yaşlı ile kalp ve akciğer hastaları, şeker hastaları, böbrek hastaları daha çok etkilenirler. Hastalıklardan korunmak için yapılması gerekenler neler? Risk grubunda bulunan insanların özellikle kendilerini solunum yolu enfeksiyondan daha fazla korumaları gerekir. Bunun için yapmaları gerekenler çok fazla kapalı me... Devamı

baştanrı’nın karısıyla kavgası / blogumuz / yaşar atan

2006-12-23 16:53:00

Baştanrı’nın karısıyla kavgası Oğlu Ahilleus’a yardım etmesi için Olimpos’taki Baştanrı Zeus’un sarayına geldi Tanrıça Tetis. Zaten Zeus’un eski göz ağrısı olan güzel Tetis, sözlerine başlamadan önce onun tahtının yanına oturup sakalını okşadı uzun uzun; dizlerini, elmas koltuğunun ayaklarını okşadı... Sonra Yunanistanlı orduların komutanı Başkral Agamemnon’un Troya’daki ilk kıtalararası yağma savaşında, oğlu Ahilleus’u herkesin önünde nasıl aşağıladığını anlattı. Savaş ganimeti olan ama deli divane vurulduğu güzel Briseyis’i oğlunun elinden hoyratça alıp yatağına götürdüğünü söyledi. Oğlunun aşağılanan onurunun yenilenmesi için o savaşa katılmadıkça, Yunanistanlı işgalci orduların Troyalılar önünde hep yenilmelerini diledi Zeus’tan... Ne var ki Zeus da bu istek karşısında çok zor duruma düştü!.. Çünkü karısı Tanrıça Hera, Yunanistanlı orduların tarafını tutuyordu hep. Sırf Troyalı Prens Paris onu evren güzeli seçmedi diye! Ama kendi gönlü de Troyalılardan yanaydı hep... Bu yüzden de zaten sık sık büyük bir kavgaya tutuşuyordu Hera’yla... Onun için Tetis’in isteği karşısında zıpkın yemişçesine uzun süre sustu... Ne var ki ayağı gümüş halhallı o eski göz ağrısının hatırını da kıramazdı... Bir zamanlar bazı tanrılar isyan edip onu zincirlemeye kalktıklarında, bu güzel Tetis kurtarmıştı onu!.. ”En iyisi sen buradan usulca sıvış. Karım Hera görmesin seni! Ben oğlun Ahilleus için her şeyi yapacağım...” Böyle dedi Zeus ve kaşlarını çatıp ayağa kalktı. Bütün Olimpos ülkesi onun heybetiyle inledi. Tanrıların toplandığı salona girerken de şölen içindeki şen şakrak tanrılar, eğlencelerini kesip onu eşikte karşıladılar. Zeus doğruca gidip tahtına kuruldu. Ama karısı Hera hınzır hınzır baktı ona. Çünkü Tetis’le konuşurken görmüştü onu! ”Hangi tanrıyla neler alıp verdin gene? Hep bensiz işler çevirir, kararlar verirsin” diye iğnelemeye çalıştı. Ne var ki Zeus... Devamı

politeknik eğitim / blogumuz / kemal inal

2006-12-19 04:14:00

Kemalist Eğitim-I Kemalizm, modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal’in söz ve eylemlerinin, Cumhuriyetin resmi ideolojisidir. Tümüyle yerel ama sınıfsal anlamda yarı liberal, yarı devletçi bir burjuva ideolojisidir. Teleolojik anlamda ilerlemecidir (progressivist)-son noktanın Batı uygarlığı olduğu evrimci bir ilerlemecilik. Bu yönüyle pozitivist ve pragmatisttir. Pozitivizmi, hayatı (eşyayı) açıklamada olgulara (bilime) yaslanmasını; pragmatizmi ise günlük yaşamın her etkinliğinde nesnel yarar ve ideal doğruyu gözetmesini ifade eder. Burjuvazinin ilke ve amaçları anlamında devrimci, yenilikçi ve Aydınlanmacıdır. Devrimciliği, eski bir sistemi (Osmanlı) yıkıp yerine yeni yaşam ilkelerini (altı ok:Cumhuriyetçilik, Devrimcilik, Laiklik, Halkçılık, Milliyetçilik, Devletçilik) koymasında yatar. Devrimci ideolojisi ve eylemi, jakoben, otoriter ve seçkincidir; bu anlamda halk için olduğu iddiasıyla yer yer “halka rağmen” bir hareket olma iddiasındadır. Bu ideolojinin kurucu unsurları, asker ve sivil bürokrasidir. Devrimciliğinde eski yapılar (geleneksel, geri, arkaik ve “çağdışı” unsurlar) yerine yeni yapıların ikame edilmesi, ilk ve en önemli amaçtır. Öncelikle üstyapı devrimleri (kılık-kıyafet, lakap, eğitim, örgütlenme, siyasal vb. alanda Batılı yenilikler) üzerine kurulmaya çalışılan bir “çağdaş” ülke inşa tasarısıdır. Yenilikçiliği, kendine karşıt olarak gördüğü her “eski” unsura karşı Aydınlanmacı bir mücadeleyle meşrulaştırılır. Kemalist ideoloji için Aydınlanma, toplumsal yaşamın Cumhuriyet ilkelerine (yönetime etkin katılım, laik bir devlet ve günlük yaşam, bilimsel açıklamaların esas alınması, dinin devlet denetimi altına sokulması, geleneksel/alternatif yaşam biçimlerinin ya bastırılması ya da “çağdaş” formlar altında revize edilmesi vb) göre düzenlenmesidir. Bu ideolojinin “Latince/Batılı” dili, hayatın Arabi/ilahi olmaktan ziyade simgesel anlamının metafizik de... Devamı

ressam paul klee / blogumuz / doğmuştu (1879)

2006-12-18 01:38:00

Paul Klee Paul Klee 18 Aralık 1879’da, Alman müzik öğretmeni Hans Klee ve İsviçreli solist Ida (Frick) Klee’nin ikinci çocukları olarak Bern yakınlarındaki Münchenbuchsee’de dünyaya geldi. Ailesi 1880’de Bern’e yerleşen Klee, henüz okul yıllarındayken sanatla ilgilenmeye karar verdiyse de uzun süre müzik ve resim arasında kararsız kaldı. 1898’de Münih’e gelerek Hans Knirr’in ve Franz von Stuck’un yanında resim çalışmalarına başladı. 1901’de Stuck’un gelenekçi eğitim anlayışına tepki olarak okuldan ayrılan Klee, heykeltıraş Haller ile birlikte altı ay Roma’da kaldı ve burada Rönesans döneminin eserleriyle ilgilenme fırsatı buldu. 1906’da piyanist Lily Stumpf ile evlenerek Münih’e yerleşti, oğlu Felix Klee 1907’de burada dünyaya geldi. İlk sergisini 1910’da açan Klee, 1912’de Der Blaue Reiter sergisine, Bern ve Münih’teki Sezession’lara katıldı. 1924’te Kandinsky’nin aralarında olduğu Blaue Vier grubunu kurdu, 1925’te Paris’teki sürrealistlerin sergisine katıldı. 1921-31 arasında Bauhaus’ta dersler verdi ve burada geliştirdiği eğitim yöntemlerini daha sonra Pädagogisches Skizzenbuch adıyla yayımladı. 1931-33 arasında Düsseldorf Sanat Akademisi’nde dersler veren Klee Naziler tarafından bu görevinden alındı, eserleri de 1937’de “yoz sanat” sergisine alınarak “Alman sanatı”nın dışında bırakıldı. 29 Haziran 1940’ta Locarno-Murano’da öldü. 20. yüzyılın soyut resim çalışmalarında önemli bir yeri olan Klee, Tunus, Mısır, İtalya gibi ülkelere yaptığı gezilerden ve Robert Delaunay, Vincent van Gogh, Cezanne, Matisse gibi ressamlardan etkilendi. Çizginin, tonalitenin, ışığın farklı şekilde kullanılması adına değişik malzemelerle çalışarak denemeler yaptı; renk, biçim, doğa ve müzikle harmanlanan, mekânı yeni bir dille tanı... Devamı

şair ve yazar sunullah arısoy / blogumuz / kaybetmiştik (1989)

2006-12-18 01:20:00

Bir Sunullah Arısoy Vardı... Aradan yirmi iki yıl geçmiş. Adıma ilk imzaladığı kitabın adı “Sabrın Gülü”, tarih 11 Şubat 1980, yer: Ankara. İkinci kitaptaki (Yanlış Yaşadık adındaki şiir kitabı) tarih 13 Şubat 1980. Yani iki gün sonra yine görüşmüşüz. Sonra da “Karapürçek” adındaki romanını imzalamış 12 Ocak 1989 tarihinde... M. Sunullah Arısoy’u anımsıyorum. Dingin görünüşlü bir beyefendi. Az konuşan. Konuşunca dinlemeden edilemeyen. Gözlük camlarının ardındaki gözleri uzaklara, derinlere, kimi zaman uzun uzun kendi içine bakan. Biraz mesafeli duran ama tanıdıkça açılan, pencerelerini aralayan bir kimlik... Arı dil savaşımcısı. Özgürlükçü. Toplumcu. İçten ve hesapsız. İnsana saygılı, insancıl. Sonuna kadar yurtsever... Bu saydıklarım, 1980 sonrasında yozlaşan toplumsal yapımızda, bencilleşen bireysel kimliksizleşme oluşumunda artık pek rastlayamadığımız, rastlansa bile çoğu “entel”lerin “dinozorlukla” bağlantılı olarak tanımladığı, giderek alay ettiği ya da suçladığı nitelikler. Küreselleşmenin kirlettiği dünyada, Yeni Dünya Düzeni denilen çürüme sürecinde edebiyatımızın uğradığı kirlenme, kimliksizleşme gerçekliğinde, en başta yurtseverlik bakışıyla oluşturulan edebiyat ürünü yoksulluğunda, kendi kuşağıyla birlikte (doğumu 1925) yurtsever ve toplumcu bakışıyla hâlâ ayakta duran, onurlu bir ad M. Sunullah Arısoy. Özellikle dil bilinciyle kotardığı ürünlerinin ve onlara kaynaklık eden yaşamının son gününe kadar dirençle sürdürdüğü aydınlanmacı savaşımcılığının dışında, ötesinde değil, tam da içinde, onurla yaşayan ve böyle bir yaşam anlayışına karşın özeleştiri yapabilen ve “Yanlış yaşadık” diyebilme yürekliliğini gösteren bir aydın; yineliyorum, bir yurtsever... Emekçi halkın her kesimini, özellikle küçük insanları kucaklayan geniş bakışlı bir insan sevgisiyle donanmış bir yürek, bir bilinç... İlk basımı 1958’de yapılmış olan “Karapürçek” adlı romanında şunları söyler: ... Devamı

SU / blogumuz / selma ağabeyoğlu

2006-12-17 13:24:00

akşam Haberleri Çünkü ölüyorlardı… Çünkü öyle gençtiler ki... Bir tabutun üstüne kapanan ellerinde kırmızı karanfiliyle haykıran anne acılı bir ülkenin gerçeği kadar sahiciydi, ağıdı sahici, hıçkırığı sahici, fısıltısı sahiciydi” oğul öylesine gençtin ki, şimdi böyle nereye. Oğul, tabuta boylu boyunca uzanan bedenin, sevdiceğinin yanına uzanıp onun saçlarını okşamaya yakışırdı… Oğul, ölmek için öylesine erken, seni ben seve sarmalaya, bağrıma basa basa, yoklukla büyüttüm, şimdi böyle nereye…” ‘Toplandılar büyük alanına kentin, çünkü oğulları ölüyordu ‘Benim oğlum ‘ diye hıçkırdı kadının biri, ‘Kardeşimin oğlu ve düşmanımınki yan yana gömüldü…’ ‘Kızlarımız’ diye yanıtladı öteki ‘kocasız kaldı,nişanlısız’ Genç bir kız ‘Sevgilileri olmayacak ergenlerin’ diye sızlandı Saçları ağarmıştı.” Eğer hasret çekiyorsanız , kapının ardı gurbettir… Ya da uzun tren rayları yüreğinizden boylu boyunca dağların ardına uzanır gider, o dağların ardında, kokusu karanfile çalan anadır, kardeştir, evlattır, yardır… Ya da bir Yörük kızının açtığı yufka ekmek hamuru kadar misk-i amber kokusudur. Hasret gurbetin, gurbet hasretin izini süredursun, o Yörük kızının türküsündeki çığlıktır ya da çığlıktaki türküdür ‘Meşeler gövermiş varsın göversin, söyleyin hayırsıza durmasın gelsin...’ ‘Gurbet çığlıktır, Kim çevirebilir bir türküyü çığlığa?’ O daha el kadar çocuktu, her sabah saçlarını okşayarak evinden çıkıp giden babası, belki de akşama dönmeyecekti… O daha el kadar çocuktu, çok erken tanıştı zulmün o kara rengiyle, özgürlüğü için avuçladı taşları, özgürlüğü için taş attı acımasız İsrail askerine… O daha el kadar çocuktu, oyuncaklarıyla tanışmadan ölümle tanıştı… “Yankısı dağlardan çöllere düşen çığlıktı onlar” İki perde ardındadır, gümüş bir kılıf içinde. Beyaz bir deri işte, yasaklar kayıtlı V... Devamı

kirveme mektuplar / blogumuz / mıgırdiç margosyan

2006-12-17 13:01:00

dil meselesi Kirvem, Senin de bildiğin gibi Evrensel Gazetesi'nin yayına başladığı ilk günden itibaren geçen bunca yılın ardından hasbelkader kaptığım veya gazete yönetimince "Al sana bir 'köşe' istediğin gibi tepe tepe kullan!" cömertliğiyle lütfedip verdikleri köşemde önceleri "Çengelliiğne", daha sonraki yıllarda da "Kirveme Mektuplar" adı altında, hani deyim yerindeyse iki elim kanda, ya da tam aksine iki elim balda da olsa her hafta "meseleler" alt başlığıyla önemli bulduğum konuları kendi uyduruk kantarımla tartıp, kendi mihenk taşımdan geçirip, hatta daha da açıkçası kendi aklımca mal bulmuş mağribi havalarında özü özümün gündemine taşıyıp, üstelik her derde deva köşe yazılarıyla memleketin sorunlarına derman olma sevdasıyla yanıp tutuşan deneyimli, tecrübeli, ilim irfan sahibi, rengârenk çini mürekkebi yalamış, bu arada Hakkı Devrim pirimizin kendi deyimiyle "köşe kadıları" dediği anlı şanlı köşe yazarlarından aldığım feyizle, dilimin döndüğünce, elimden geldiğince, en önemlisi de meydanı boş buldukça kendi köşemden Allah ne verdiyse yağıp gürledim! Lafı daha fazla çekiştirmeden sadede gelmem gerekirse demem şu ki: Her konuyu kendimce "mesele" ederken, benim dışımda kimselerin bu taraklarda asla bezi olmadığını sanıp kendi kendime dertlenip dururken aslında ne denli yanıldığımı Tatar ağaları misali geç de olsa öğrenince önce sevindim, sonra da üzüldüm! Sevindim çünkü yıllardan beri ter ter tepinip her taşın altından kendimce bulup sonra da kırk kısım tekmili birden "mesele"ler yumağına çevirdiğim konularla özümden başka kimseler acaba neden ilgilenmoor, her karış toprağı, her kaya parçası, her dalı, her tohumu uğrunda ölmeye hazır ve nazır bunca "milli", "milliyetçi", "ulusalcı" vatan evladının sürüsüne bereket bolluğu karşısında; iş, eninde sonunda gelip gelip benim kolalı beyaz gömleğimin yakasına yapışması sanki yetmezmiş gibi, üstelik bu minvalde giderse gari nerdeyse keçileri kaçırmak üzereyken, bu kulvarda, y... Devamı

"Gürhan Uçkan'ı yitirdik" /blogumuz/

2006-12-07 06:22:00

Gürhan Uçkan'ı yitirdik Cumhuriyet Gazetesi Stockholm Temsilcisi, edebiyatçı, çevirmen ve fotoğraf sanatçısı Gürhan Uçkan 'ı ani bir rahatsızlık sonucu yitirdik. 58 yaşında yaşama veda eden Uçkan'ın öykü, şiir, deneme, roman ve araştırma dallarında yayımlanmış çok sayıda kitabı bulunuyordu. Stockholm Büyükelçiliği'nde görevli olan Uçkan, İsveç Akademisi'nin verdiği "2002 Yılı Çevirmen Ödülü" ne değer bulunmuştu. Uçkan, 1948 yılında Ankara'da doğdu. Yükseköğrenimini Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde tamamladıktan sonra, 1971'de İsveç'e gitti. Uçkan, edebiyata ve gazeteciliğe başlayarak öğrenimini yarıda bıraktı. Öykülerini topladığı 'Gabriel' ve şiirlerinden oluşan 'Sevdalar da Geçici' adlı kitaplarını İstanbul'da yayımladı. Uçkan, bu dönemde fotoğrafçılığa, gazete ve dergilere gönderdiği yazılara görsel malzeme sağlayabilmek için başladı. Daha sonra fotoğraf sergilerine de imza attı. İsveççeden Türkçeye çeviriler de yapan Uçkan, Marta Traba, Dan Mellin, Torgny Lindgren ve Astrid Lindgren 'in de aralarında bulunduğu yazarların eserlerini Türkçeye kazandırdı. Devamı

"savaş" /blogumuz/ söz

2006-12-07 05:52:00

"Savaşa karşı çıkmak erdemdir. Çünkü savaşta insanlar ve onlarla birlikte yaşadığımız dünya ölür..." güray öz Devamı

" Dünya sinemasının iki önemli kaybı" /blogumuz/ sinema

2006-12-03 10:04:00

dünya sinemasının iki önemli kaybı   Dünya sineması iki seçkin insanını, Robert Altman 'la (81) Philippe Noiret 'yi (76) yitirdi. Amerikalı yönetmen-yapımcı-senarist Altman, 1947'den günümüze dek yaptığı değişik türlerdeki filmleriyle Amerikan kültürüne, mitlerine, prototiplerine eleştirel yaklaşan zeki bir gözdü. Birçok belgesel, dizi yöneten sinemacı kendi şirketini kurduktan sonra bağımsız yapımlarını üretti, savaş karşıtı kara komedisi MASH (Cephede Eğlence/1970) ile Altın Palmiye, senaryo Oscar'ını aldı. Filmin gişe getirisini gören stüdyolar ona kapılarını açtılar ama o bağımsızlığından vazgeçmeyerek tecimsel Hollywood'la arasına kesin ayrımını koydu. Altman'ın filmleri kaynakça oldu Altmışların sonunda ABD'de püritenlik rüzgârları esmeye başlayınca çizdiği yoldan ayrılmayan Altman konformizme karşı durdu. Kendisine bağlı bir ekiple sanatını sürdüren usta, Bağımsız Amerikan Sineması'nın vicdanıydı. Filmleri Amerikan tarihinin vazgeçilmez kaynakçaları oldu, yapıtları geleneksel türlerin yorumları gibiydi, Amerikan yaşamının yansımalarını onun iğneleyici, alaycı, tartışan bakışıyla izledik. Altman, düşman bir çevrede kişiliklerini koruyan insanları anlattı, filmlerinde lirizm, gerçekçilik, politik-sosyal taşlama, düş ve mitoloji iç içeydi. Olayları fragmanlar halinde anlatıp etkili sona gitmeyi seven usta, sinema tarihine Nashville (1975), Buffalo Bill ve Kızılderililer (1976), Üç Kadın (1977), Bir Düğün (1978), Come Back to the Five and Dime Jimmy Dean (1982), Oyuncu (1992), Short Cuts (1993) gibi yetkin çalışmalar bıraktı. Herkes için bir okul sayılan yönetmenin setinde olmak amacıyla ünlü yıldızlar kuyruğa girerdi. Deneysel biçemi, minimalist durumlara mekânla yaklaşımı, doğaçlama yöntemi, anlatımının keskinliği, vuruculuğu bizi insanın değişkenliğiyle, kararsızlığıyla yüzleştirdi. Ardında etkileyici 86 film, TV filmi, 37 senaryo bırakan Robert Altman ABD'nin sürekli canlı ve ... Devamı

" duran karaca'nın ardından"! /blogumuz/ yazı

2006-12-03 09:54:00

Resim sanatımızın önemli kayıplarından olan sanatçının sanat anlayışının olmazsa olmazı dürüstlüktü Duran Karaca'nın ardından * Duran Karaca, 1990'lı yılların başlarına kadar sürdürdüğü bu dönem çalışmalarında, yöresel içerikli anlayışı tekdüzeliğe sürükleyen tehlikelerden uzak tutmayı başarmıştı. Çukurova'nın "sarı sıcak" yaşamını yansıtan ve renkçiliği, bu tür resmin yapısal bütünlüğü içinde ileri düzeylere taşıyan bir sanatçı tutarlılığı, Duran'ın en dikkate değer özelliğidir. Adını herhangi bir nedenle duymuş olup da resimlerini görmemiş olanlara Duran Karaca 'yı anlatmak, hele de bu resimlerin bütün olağan benzeşimlerden uzakta kalmaya neredeyse ahdetmiş bir yapı sağlamlığı üzerine kurulu olduğundan söz etmek neyi çözümleyecek? Ama daha da önemli bir şey var: Sanatçı Duran Karaca ile insan Duran Karaca, belki pek az sanatçıda tanık olduğumuz biçimde, birbiriyle örtüşen, birbirini haklı gösteren tekil bir portre çizer; bu portreyi yakından tanımadıkça, onu anlamak mümkün değildir. Burada anlamayı, her sanatçı için geçerli olabilecek ilişki bağlamında düşünmüyorum. İlkelerinden ödün vermedi Doğup büyüdüğü ve yaşamı boyunca da bağlarını kesmediği yöre (Çukurova), Duran için, resimlerine tükenmeyecek malzeme oluşturmanın ötesinde, var olmanın da gerekçesiydi. Ceyhan-Ankara hattı üzerinde biçimlenen bir kişilik profili düşünün, bu profil, söz konusu hattın dışında kendisi için başka bir yaşam alanının bulunabileceği ihtimalini aklından bile geçirmemeyi bir "dürüstlük" işareti saymıştır. Bu anlamda dürüstlük, salt Duran'a özgü sanat anlayışının olmazsa olmaz bileşeniydi. Kendi içine kapalı olmak biçiminde algılanmamalıdır böyle bir tutum. Haklı ya da haksız, çevresindeki insanlara kuşkuyla bakarak, güvenilir ya da namuslu olanlarla olmayanlar arasına kesin sınırlar koyarak, sanatsal anlamda dürüstlüğü de bu sınırlar kapsamında düşünerek yaşadı Duran Karaca; bu görüşünden ödün vermemeyi ilke ... Devamı

Füruğ Ferruhzad /blogumuz/ "Aşk Şiirleri"

2006-12-03 09:42:00

"Gözlerinin sınırsız mehtabında yine bu gece Yıldızlar yağıyor şiirime Ve kâğıtların çöl kışındaki aklığı üzerine. Ve ellerim kıvılcımları oya gibi ince ince işliyor Çünkü ateşten bir gömlektir benim şiirim; Yalnızca aşk ateşinin gölgesine sığınan Ve herkes gibi aşk ateşidir Beni de yakıp kavuran..."   Füruğ Ferruhzad.  "Aşk Şiirleri" Devamı

" - ne tele-vole çekiyorlar ama, dimi baba?.. "! /blogumuz/ kari

2006-12-03 09:30:00

- NE TELE-VOLE ÇEKİYORLAR AMA, DİMİ BABA?.. Devamı