"ogün samast'ı düşünüyorum..." /yorumLUyorum/ erdal atabek

2007-01-29 02:41:00

Ogün Samast'ı Düşünüyorum... Ogün Samast. 17 yaşında, Hrant Dink 'i vurarak öldüren genç. Kimdir Ogün Samast? Trabzon'un Pelitli Beldesi'nde yaşayan bir genç. Yoksul bir ailenin çocuğu. Okulu bırakmış, işi yok. Geleceği belirsiz. Annesi 'Ona kim yeni ayakkabı almış?' diye soruyor. Hayalleri var mı? Vardır herhalde, biz bilmiyoruz. İnternet kafelerin önünden geçerken bakıyorum. Gençler, bu havasız yerlerde ekrana dalıp gitmişler. Chat mi yapıyorlar, sitelere girip çıkıyorlar mı, belirsiz. Dışardaki hava umurlarında değil. Ekran onlara hayallerini getiriyor. Dünya parmaklarının ucunda ama ellerinde avuçlarında hiçbir şey yok. Umutları yok, eğitimleri yok, işleri yok, paraları yok. Tek güçleri gençlikleri. Onlar da güç arıyorlar. Güçlü olmak istiyorlar. Gücün yolları belli. Yetki, para, silah. Yetkileri yok, paraları da yok, ya silahları? Birisi verirse silahları oluyor. Silah güç demek, para demek, 'âlemin kralı' olmak demek. Alaattin Çakıcı örneği var. Başka örnekler var. Polat Alemdar örneği var. Bir televizyon kahramanı Polat Alemdar. Lise gençlerinin araştırmalarla saptanan ikonu. Her dizide kafaya dayanan tabancalar. Tabanca güç demek. 'Abi' leri Yasin Hayal , bomba yapmayı Çeçenistan'da öğrenmiş. Gelmiş, McDonald's'ı bombalamış. İnternette site açmış, ' Efsane Geri Döndü'. Öfke ve isyanla var oluyorlar. Vurarak, yıkarak adlarını duyuruyorlar. Siz onlara 'katil' diyorsunuz, onlar kendilerine 'kahraman' diyor. Siz de onların eski 'abileri' ne kahraman dememiş miydiniz? 'Vatan için kurşun atan da kurşun yiyen de...' denmemiş miydi? Mafya liderleriyle görüşen siyasetçiler duyulmamış mıydı? Bütün bunlar unutuluyor da Trabzon mu suçlu oluyor? O Trabzon ki, ne devrimciler, ne ... Devamı

"kardeş acısı buymuş... " /blogumuz/ sunay akın

2007-01-28 10:58:00

Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılamaz Kardeş acısı buymuş... İtalyan rahibi öldüren nereliydi?.. Trabzonlu!.. Hrant Dink 'in katili nereden geldi?.. Trabzon'dan!.. Evet, bu bir pişti. İki olayın üst üste gelmesiyle medya Trabzon'a yöneldi, kentin sosyal yapısı, kültürel değişimi bir kez daha mercek altına alındı. Oysa, katili oluşturan koşulların anlaşılmasına, örgütlenmenin analizine giden yolu gösteren söz bir tek insandan geldi!.. Onca politikacı, yazar ve aydının televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında yaptıkları açıklamaların yanında o insanın bir sözü tüm gerçeği gözler önüne seriyordu. Hrant Dink'in eşi Rakel 'den yükseldi o ışık... Sevgilisini uğurlarken yaptığı konuşmada dedi ki Bayan Dink: '' Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı so rgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.'' İNSANLIĞIN SIĞ SULARI! Hiçbir yazar, politikacı bu denli insanca yaklaşamadı soruna. Bayan Dink'in yaptığı konuşma tam bir insanlık dersiydi. Bir Ermeni vatandaşımızın öldürülmesi karşısında kendiliğinden oluşan insani tepkiye karşı, insanlığın sığ sularında yaşayanlar "Hepimiz Türküz, Mehmetiz" sözleriyle deve güreşi daveti çıkarırken, Rakel Dink konuşmasında karanlıktan çıkış yolunu gösteriyordu; tam da cenaze törenine katılmayan Başbakan'ın tünel açılışı yaptığı saatlerde!.. Bir bebekten bir katil nasıl yaratılır?.. Pişti oynayanların yanından geçerek bu sorunun yanıtına, doğru yola koyulalım: II. Dünya Savaşı sırasındaki toplama kamplarında, yüz binlerce masum insan fırınlarda yakılmadan önce gaz odalarına alınıyordu. Zehirlenerek öldürülen insanların cesetlerini toplamak için gaz odasına girenler hep aynı görüntüyle karşılaşıyordu; zavallı insanların cansız bedenleri odada dağınık durmuyor, bir köşede yığın halindeydi... Zehirli hava yerden tavana doğru yükseldiğinden, insanlar yaşamlarının son dakikalarında olsun biraz daha temiz hava alabilm... Devamı

"toprağın ve yıldızların kokusu... " /blogumuz/ hikmet çetinkay

2007-01-28 09:16:00

Toprağın ve Yıldızların Kokusu... Nasıl kokar limon çiçekleri bilir misin? Nar dalında nasıl üşür? Nasıldır yaşam ve ölüm? Hangi tuzaklar ölüm sancağıdır görebilir misin? Kimi zaman Nâzım 'ı, kimi zaman Doğan Öz 'ü, Kemal Türkler 'i, Orhan Yavuz 'u, Necdet Güçlü 'yü anımsayarak geçiyor yıllar... O kurulan pusular , ölümler, acılar , hüzünler... Yüreklerimiz hep vardiya yalnızlığı içinde. Umutlarımız çalınmış "Karaoğlan" peşinde. Bir yas kalabalığında geçmiş gençliğimiz. Sevinçler örtülmüş, yazgımız korkuya yenik düşmüş. Hüzün şarkısı hiç bitmiyor!.. Hani tan çiçekleri kuşanmış kurban ateşleri vardır ya, canilerin kara giysilerinden sıçrayan , işte bizimki öyle bir yaşam... Toprağın ve yıldızların kokusunu çoktan unutmuş bir toplum... İşsizlik ve yoksulluk ... "Kurtlar Vadisi" nde yetişen 1990 doğumlu çocuklar!.. Aşkı unuttuk, sabah sevişmelerini de!.. André Breton 'un dediği gibi, suçların okyanusunda şiir okumayı bile bıraktık: "Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini Mestolur, mahvolurdum nefesini içtikçe..." Şimdi, çok uzak bir iklimde okyanusu yudumluyorsun bildiğim kadarıyla... Yorgo Seferis 'ten, Robert Desnos 'tan şiirler okuyorsun!.. Çiçek açan mevsimleri, havuzlarıyla serin Corinzia 'da eğilerek ürkekçe ısıran sazan balıklarını seyrediyorsun... Senin tedirginliğini yalnız ben anlarım, bilir misin? ******* Limon, şeftali, nar, iğde ağacında bir sevda olmalıydı yaşam!.. Ah gençliğimi, geleceğimi, umutlarımı çalan sol siyasetçiler!.. Yağmur dinmiş, ay ışığı vurmuştu odamın içine... Denize baktım, bir de gökyüzüne... Siyasi erk, son 50 yıldır aymaz ve vurdumduymazdı... Talan, soygun, çeteleşme!.. Gecenin soluk alıp verdiği bir saatte, bir otel odasının penceresinden kenti seyrediyordum... Yıllar önce bir yazı yazmıştım, "Git aç kapıyı" başlıklı... O geldi aklıma!.. Git aç kapıyı! Uzun uzun bak ağaçlara, kuşlara, çiçeklere, sula... Devamı

"(hamilelikte)kafein temize çıktı" /blogumuz/

2007-01-28 08:17:00

hamilelikte kahve içmek zararlı değil kafein temize çıktı Kahve tiryakisi olan anne adaylarına müjde! Danimarka'nın Aarhus Üniversitesi'nde görevli bilim adamlarınca yapılan bir araştırma yüksek miktarda kafeinin -300 miligramdan fazla- erken doğum riskini artırdığı ve bebeğin gelişimini engellediği tezini yalanlıyor. Bu araştırmaya göre günde 300 miligramdan fazla kafein tüketen hamilelerle, hiç ya da bu miktarın altında kafein tüketen hamileler arasında bir "risk farklılığı" gözlemlenmiyor. BBC'nin internetteki sitesinde yayımlanan habere göre araştırmaya hamileliklerinin 20'nci haftasını geçmemiş 1207 kadın katıldı. 300 miligram kafein üç fincan kahve veya sekiz kutu kola veya altı fincan çayla eşdeğerde. Kadınların bir grubuna üç fincandan fazla normal kahve içirildi. İkinci gruba ise aynı miktarda kafeinsiz kahve içirildi. Yaşları, geçmişte sigara içip içmedikleri de göz önüne alınarak yapılan incelemeler sonrasında doğumda iki grubun bebekleri arasında belirgin bir kilo farkı gözlemlenmedi; geçmişte savunulanın aksine kafeinsiz kahve içenlerin bebekleri diğer gruba oranla 182 gram daha az kilolu doğdu. Erken doğum yapma oranının da kafeinsiz kahve içenlerde az farkla da olsa daha yüksek olduğu saptandı -normal kahve içenlerde yüzde 4.2, kafeinsiz içenlerde yüzde 5.2.cumhuriyet 28.01.2007 ... Devamı

sevmiyorum!

2007-01-27 07:13:00

  behiç ak. kim kime dum duma. cumhuriyet. 27.01.2007. Devamı

"özgürlüğün ayak bağları" /blogumuz/ ahmet inam

2007-01-26 07:42:00

"Özgür insanın en baştaki ayak bağı kendisidir" diyebilir miyiz? Elbette, o çıkıyor ortaya. Çünkü özgür insan, kendini belirleyen koşulların farkında olan insandır. Çünkü her özgürlük, belli bağımlılıkların ve belirlenimlerin içinde oluşur. Özgürlüğün Ayak Bağları Benim uçma özgürlüğüm var mı? Bakıyorsunuz ki, yerçekimi var; uçamam diyorsunuz. Çünkü koşullar, belli kütlesi olan insanı aşağı doğru çeker. Oysa, aero-dinamik ilkelerini, prensiplerini kullanarak, ilk bakışta sanki benim uçma özgürlüğüm gibi bir şey söz konusu değilken; benim hayal gücümün, "Ben de uçabilirim, benim de kanatlarım olabilir" gibi, iç dünyamın getirdiği zenginliğin sonucunda uçabileceğim düşüncesinden kaynaklanan bir uçma özgürlüğüm çıkıyor. Kanat takıyorum, bir yere kadar uçuyorum, sonra düşüyorum, uçaklar yapıyorum, birçoğu uçmuyor, kazalar oluyor falan; ama karar verip, o kararımda direnebilme özgürlüğüm, gücüm sayesinde bunu pratiğe, uygulamaya, eyleme geçirebiliyorum. Öyleyse, özgür insanın birey temelinde üç temel özelliği var. Bu üç boyutu içerisinde insanın özgürlüğünü; öncelikle, bir, düşünce ve düş kurma, iç dünyasıyla, kendisiyle yüzleşebilme, karşılaşabilme gücüyle ortaya çıkan iç özgürlük olarak anlayabiliriz. İki, özgürlüğü, karar verme gücü, harekete geçmeye hazırlanma gücü olarak anlayabiliriz. Üç, karar vermesinin ardından, bu kararını eyleme geçirebilme, uygulayabilme gücü olarak anlayabiliriz. Özgür insanın özgürlüğü üzerinde konuşurken; bir, o insanı birey olarak; iki, toplum olarak; üç, kültür olarak düşünmek gerektiğini düşünüyorum.Bu üç özgürlüğün, biraz önce bireysel özgürlükten söz ederken andığım gibi, üçer koşulu var. Bir iç özgürlük,i ki irade, üç eylem koşulu. Demek ki, bu anlamda üçe üç, dokuzlu bir özgürlük modeli çıkıyor karşımıza O zaman her birimiz, bu üç gücümüzü, birey olarak, toplum olarak, kültür olarak gerçekleştirip gerçekleştirmediğimizi sorgulamalıyız diye düşünüyorum. Üçüncü özgürlük, kült... Devamı

"eğitim " /blogumuz/ a.m. celal şengör

2007-01-26 07:33:00

- Lan, ananı da al git!.. - (Şikâyetçi bir yurttaş hakkında) ...bak bakalım ne istiyor bu sahtekâr... - (Muhalefet partisi hakkında) Kadrolaşmanın en kaşarlanmışını... - (Muhalefet partisi başkanına) Sevsinler seni ... Eğitim Yerim olsa daha da uzatacağım bu listeyi. Çocuğunuzun terbiyesinin bozulmaması için duymamasını isteyeceğiniz bu sözlerin sahibi ülkemizin Başbakanlık makamında bulunan zattır. Açık kalmış bir mikrofonun azizliği sonucu istenmeden duyulmuş olan ikincisi hariç diğerleri uluorta, televizyon kameraları önünde duyulsunlar diye söylenmiştir. Aynı zat, gene televizyon kameraları önünde bir üniversitenin açılış töreninde okumuş arkadaşlarının aç kaldığını, müsteşarı bilimsel hırsızlık suçlamasıyla üniversiteden atılınca gene uluorta onun üniversitenin vereceği payeye ihtiyacı olmadığını ve kendisinin kıymetli bir vatan evladı (!) olduğunu haykırmıştır. Hukuk ve demokrasiyi ağzından düşürmediği halde, ülkesinin bilimsel araştırma kurumlarının en önemlisini Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve idari mahkemelerin ağız birliği ederek ilân ettikleri şekilde yasa dışı bir duruma düşürerek ülkede araştırmanın belini bükmüştür. Üniversitelere bizzat öğretim üyesi atama hevesi mahkemelerce önlenince, bu sefer rektörlerini kendi hükümetinin atayacağı üniversiteler kurmaya kalkmıştır. Bu zatın yardımcılarından ve devlet bakanlarından biri basit bir lise coğrafya bilgisinden mahrum olduğunu televizyon kameraları önünde ilânda sakınılacak bir şey görmemiş, bir başka yardımcısı ve devlet bakanı da ellisinde ilk kez bir operaya gidebildiğini söylemiştir. Kendisinin Millî Eğitim Bakanlığın'a uygun gördüğü kişi doçent titrini taşıdığı halde uluslararası herhangi bir araştırmasına rastlanmamış, kendisi yaratılış efsanesinin ders kitaplarına bilim adamları tarafından tavsiye edildiğini söyleyecek derecede korkutucu bir bilgisizlik sergileyebilmiş, saygın bir Avrupa gazetesi tarafından suçsuz bir rektörün yaka paça hapse atılması olayında... Devamı

"2000li yıllar " /blogumuz/ erdal atabek

2007-01-26 06:34:00

erdal atabek2000li yıllar  Devamı

"kemalist eğitim-II" /blogumuz/ kemal inal

2007-01-25 21:22:00

POLİTEKNİK EĞİTİM Kemalist eğitim-II Kemal İnal-inalkemal@ gmail.com Kemalistlerin asıl derdi, kalkınmanın temel unsuru ya da dinamiği olacak olan halk, yani köylü(ler) idi. Köylü, Kemalistler için dört bakımdan önemli ve sahne önüne çıkarılması gereken bir kesimi temsil ediyordu: 1-Toplumun sayısal olarak büyük kısmını oluşturması (nüfus/sayısal çoğunluk), 2-Ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayalı bir ülkenin asıl üretici kesimini temsil etmesi (üretkenlik/kalkınma), 3-Özgün ve otantik Türk kültürünün yaratıcısı (tarih/dil) ve en önemlisi de 4-Kemalist devrimin destekleyici tabanı olması (ideoloji/siyasal meşruiyet). Bu dört neden, Kemalistleri okumuş ama sayıca az kentli burjuvalara değil cahil köylülere yöneltmiştir. İstanbul yerine Ankara’nın başkent seçilmesi, “köylünün milletin efendisi ilan edilmesi” gibi simgesel olay ve anlatımlardan ziyade, tüm öğretim sisteminin bu cahil ama Kurtuluş Savaşı’nın vefakar ve cefakar neferlerini eğitmek üzerine kurulması daha önemliydi. Bu nedenle Osmanlı’nın Skolastik olduğu eleştirisiyle reddedilen eğitim sistemi, birçok bakımdan eleştirilmişti: Günlük yaşamda gereken pratik bilgi ve becerileri karşılamayan soyutluk ya da ilahilik, zor öğrenilen ve başka (Arap) bir kültürün simgesi olan harfler/alfabe, klasik lonca (usta-çırak) ilişkisi, anti-laik karakter, fen (bilim) yerine din (ilim) anlayışı, bireysel özerklikten ziyade ilahi ve cemaatsel angajman vb. Tüm bu özelliklerin köylüde içkin (doğal/belirlenmiş) hale geldiğini ve fakat bu özelliklerin yerine yenilerinin daha etkili ve başka bir yöntemle konulması (ikame edilmesi) gerektiği düşünüldü. Belirlenen kapitalist ilke şuydu: Soyut yerine somut. Yönetici burjuva sınıf (asker ve sivil bürokraside cisimleşen Kemalistler), devrimci fikirlerinin en iyi pratik hayatta karşılığı olan sonuçların elde edilmesi olduğunu Batı’dan öğrendiler. Günlük hayatta İslami bi... Devamı

"kemalist eğitim-III " /blogumuz/ kemal inal

2007-01-25 21:17:00

POLİTEKNİK EĞİTİM Kemalist eğitim-III Kemal İnal-inalkemal@gmail.com Kemalistler, Osmanlı’yla her bakımdan köprüleri atmak niyetinde olmuştur. Osmanlı’nın ümmet (İslamiyet) bilincine dayalı şarki (oryantal) terbiye ve tedrisatı yerine millete (milliyetçilik) dayalı garbi (Batılı) bir eğitim ve öğretim kurmaya soyunmuşlardır. Böylece eğitim kurumunda toptan bir değişime gidilmiştir. Öncelikle, tüm Osmanlı tarih ve kültürünün anlam ve temel bulduğu Arap dili ve alfabesi terk edilip Latin dili ve alfabesi kabul edilmiştir. İkinci olarak, tüm eğitim sistemi bir bakanlık altında merkezileştirilmiş, daha doğrusu millileştirilmiştir. Üçüncü olarak, kadının kamusal katılımının önünü açması ve cinsel eşitlik amacıyla Tevhid-i Tedrisat denilen yasayla karma eğitime geçilmiştir. Dördüncü olarak, mektep-medrese ayrılığı ortadan kaldırılarak ikili rekabetin temeline, dolayısıyla medrese geleneğinin kendisine son verilmiştir. Tüm bu üstyapı devrimlerinden amaç, yeni bir insan yaratmaktı. Yeni insan: Milli birey/yurttaş. Eskiye dair ne varsa hepsiyle bağını koparmış olacak bu insan, yeni bir ruh, ahlak ve erdemi temsil edecekti. Bu milli ama total projenin nesnesi olan yeni insan, öncelikle milli okulda(n) yetişecekti. Milli okul, tüm toplumsal yenilenmenin ya da yeniden yaratılmanın ocağı işlevini görecekti. Dolayısıyla Kemalistler, bu yeni insanın ancak yeni bir ideolojiyle yaratılacağını düşünmüşlerdir (Bu bakımdan eğitimi tam da ideolojik bir devlet aygıtı olarak kullanmışlardır). Osmanlı’da birleştirici ideoloji, derin kökleri ve tarihiyle hem siyasal hem eğitsel kertede din (İslamiyet) idi. İslami bilincin dışında bir başka ve rakip bilinç biçimi kendine kolayca yer bulamamıştır Osmanlı’da. Mesela, felsefi bilinç ya da materyalist bilinç; çoğu zaman Batılı içeriği nedeniyle önemsenmemiştir. Oysa Kemalistlere göre modern bir yüzyılda birleştirici ideoloji, Durkheimcı anl... Devamı

"çalışan çocukların eğitimi-1" /blogumuz/ kemal inal

2007-01-25 21:12:00

POLİTEKNİK EĞİTİM Çalışan çocukların eğitimi-1 Kemal İnal-inalkemal@gmail.com Çocukların çoban, ırgat, işçi gibi değişik sıfatlarla çalıştırılmasının tarihi oldukça gerilere gider. Küçük, aşırı kırılgan ve savunmasız çocuk bedenleri, türlü angaryalara tabi tutulmuştur insanlık tarihi boyunca. Modern dönemler öncesinde çocuk emeğinden ya hane işgücüne ücretsiz biçimde ya da aile bütçesine maddi katkı sağlamak için yararlanılmıştır. Hemen her sistem çocuğun çalıştırılmasında bir beis görmemiştir. Ama hiçbir sistem, kapitalizm gibi ve kadar çocuk emeğinden insafsızca yararlanmamıştır. Marx, Kapital’in birinci cildinde, kadın ve çocukların, sermayenin ek emek-gücüne el koyması bağlamında nasıl da çalıştırıldığını ele alır ve daha ilk cümlede şöyle der: “Makine, adale gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, adaleleri zayıf, vücut gelişmesi eksik, ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur.” Engels de İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda şöyle der: “1843 eğitim dönemi için bakanlık bu görünüşte varolan devam zorunluluğunu, gerçek bir devam zorunluluğuna dönüştürmek isteyince, işçi sınıfı devam zorunluluğunu açıkça desteklediği halde, sanayi burjuvazisi bütün gücüyle buna karşı çıkmıştır. Ayrıca, bir yığın çocuk hafta boyunca fabrikalarda ve evlerde çalışmaktadır; bu nedenle de okula devam edemezler. Gündüz çalışan çocukların devam etmesi amacıyla düşünülen gece okullarına ya hiç gidilmemektedir, ya da gitmek, bir yarar sağlamamaktadır. Günde on iki saat kendini kullanıp tüketen genç işçinin bir de gece saat sekizden ona kadar bu gece okuluna gitmesini istemek, çok fazla şey istemektir. Bunu başarmaya çalışanlar da Çocukların Çalıştırılması Hakkında Komisyonun raporuna göre, genelde ders dinlerken uyuyakalmaktadırlar.R... Devamı

"çalışan çocukların eğitimi-2" /blogumuz/ kemal inal

2007-01-25 21:09:00

POLİTEKNİK EĞİTİM Çalışan çocukların eğitimi-2 Kemal İnal-inalkemal@ gmail.com Çocukların çalıştırılmasının sadece azgelişmiş ülkelerde görüldüğü söylense de araştırmalar tam tersi bulgular veriyor. Örneğin, UNICEF’in kayıtlarına göre ABD’de tarımda hâlâ göçmen ve etnik azınlıklara mensup çocuklar çalıştırılmaktadır. AB üyesi ve standartlarının uygulayıcısı İtalya’da bile 14 yaşından küçük 300-500 bin arası çocuk kaçak olarak istihdam edilmektedir. Fakat çocukların en aşağılık biçimlerde çalıştırıldığı ülkeler elbette öncelikle yoksul ya da azgelişmiş ülkeler. Yoksul ülkelerde çocuk hemen her mekanda ve insafsızca çalıştırılıyor: Sokakta, caddede, tarımda, sanayide, ticarette, hizmet sektöründe, fuhuş alanında, porno sektöründe, kaset ve futbol topu imalatında, uyuşturucu üretimi ve satışında... Çalışma bazen doğrudan kölelik sistemi içinde gerçekleştiriliyor. Bugün dünyada milyonlarca çocuk, köle olarak alınıp satılmaktadır. Çocuk kölenin çok çeşitli sıfatları vardır: Çoban, ırgat, çırak, işçi, fahişe, asker vb. Ülkemizde bile bazı kırsal bölgelerde çocuklar, bir yaz sezonu için çiftliklere ya da sıradan bir aileye hasat için satılmaktadırlar. Bu çocuklar, belirlenen süre ve koşullar içinde efendisi durumundaki işverenin belirttiği her işi yapmak zorundadırlar. Dolayısıyla çalışma hayatı içindeki çocukların çoğu tarım kesiminde istihdam edilmektedir; bu, Türkiye’de olduğu gibi dünyada da böyle. Türkiye’de de çalışan çocukların çok büyük kısmı (% 80) tarım alanında yer almaktadır. Bunun başlıca nedenleri, çocuğun kırsal kesimde çalışmasının geleneksel bir örüntü olmaya devam etmesi, çocuğun aile bütçesine ücretsiz katkıda bulunmasının normal sayılması ve ailesel beka dayanışmasında çocuğun da yerinin olduğuna inanılmasıdır. Dışarıdan ücretli bir ırgat ya da işçi istihdamı, çocuğun yarı ya da tam zamanlı ikamesiyle engellenmektedir. Kentlerde de durum aynıd... Devamı

"çalışan çocukların eğitimi-3" /blogumuz/ kemal inal

2007-01-25 21:00:00

POLİTEKNİK EĞİTİM Çalışan çocukların eğitimi-3 Kemal İnal-inalkemal@ gmail.com Liberallere göre çocuğun işgücü dünyası dışına çıkarılmasının, diğer bir deyişle çalışma hayatından koparılmasının tek ve rasyonel yolu, eğitimdir. Yani çocuk eğer okula çekilirse, eli iş aleti yerine kalem tutarsa, onun çalışma hayatı sona erer ve çocukluk, iş ile değil eğitim ve oyunla tanımlanmaya başlar. Oysa yapılan birçok araştırma göstermiştir ki çalışma hayatından güya koparılıp okula sokulsa bile, çocuğun para kazanma zorunluluğu süreci bitmemektedir. Kaldı ki çocuk, devlet zoruyla atölye vb. yerine okula gönderildiğinde, yoksul ailenin hayatta kalması için kritik bir öneme sahip çocuk emeği ve kazancı ortadan kalkmakta, aile, ciddi bir ekonomik darboğaza düşmektedir. Bu nedenle yoksul aileler, çocuklarının çalışmasını hem ekonomik (bütçeye katkı) hem de ahlaki (adam olmanın bir ölçüsü) olarak ele alıp değerlendirmektedirler. Yoksulluk vb. nedenler, bir biçimde çocukları -okula gidiyor olsalar bile- yarı zamanda ya da tatilde çalışmaya itmektedir. Yoksul çocukların bazıları, sadece okul harçlıklarını çıkarabilmek, akranlarının teneffüslerde kantinden aldığı yiyecekleri alabilmek için çalışmaktadırlar. Bu nedenle çoğu çocuk için çalışma hayatı, aslında utanılacak bir konu değil toplumla yeterince entegre olabilmenin bir aracıdır. Özellikle tarım kesiminde ekim ya da hasat döneminde çocuk emeği, hane ekonomisi açısından vazgeçilmezdir, tıpkı kadın emeğinde olduğu gibi... Yine kentlerin varoş ya da gecekondularında yaşayan kent yoksulu proleterler için çocuğun marjinal sektörde para kazanması, kente tutunmada kritiktir. Büyük ya da küçük kentlerin sokak, cadde ve meydanlarında, çeşitli mekanlarında gördüğümüz yüzlerce simitçi, ayakkabı boyacısı, mendil satıcısı, araba temizleyicisi, kağıt toplayıcısı, tartıcı çocuklar için okul, ikinci planda gelir; çünkü öncelik midenin doyurulmasıdır. Çoğu yoksul ... Devamı

" vitrindekiler " /blogumuz/ (yeni) kitap(lar)

2007-01-25 06:14:00

Vitrindekiler Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri/ Yusuf Alper/ Digraf Yayıncılık/ 110 s. "Psikodinamik Açıdan Ahmet Erhan ve Şiiri"nde Yusuf Alper, 1970 sonlarında, o dönemi şiirlerinde trajik boyutlarda şiirleştiren ve 1980 şiirinin önemli adlarından biri olan Ahmet Erhan'ın şiiri üzerine bir inceleme sunuyor. Digraf Yayıncılık, Yusuf Alper'in "Şimdi Hangi Irmakta" adlı şiir kitabını da yeniden okuyucuyla buluşturdu. "Şimdi Hangi Irmakta"da, Alper'in şiirini konu alan yazılar da yer alıyor. Kaderin Ağı/ Gülçin Karaş Duman/ Varlık Yayınları/ 96 s. "Konu çeşitliliği ve özgünlük benim için çok önemli. Tek bir konunun, sözgelimi, salt aşkın yazarı olmaktansa, başlı başına yaşamın yazarı olmayı yeğlerim. Gözlemlerimin, ayrıntıları önemseyişimin ve belleğimin öykülerimde bana yararı dokunuyor. Öykü kahramanlarımı anlatırken, kendimi onların yerine koyar, dünyaya onların gözünden bakmaya çalışırım. Dilimizde, kültürümüzde büyük bir yozlaşma ve kayıp yaşanıyor." 2006 Yaşar Nabi Öykü Ödülü'nü kazanan Gülçin Karaş Duman, yaşananları alttan alta sorgulayan bir öykücü. Hemen her kesimden insanlar dolaşıyor öykülerinde. Onların dünyasını yalın, yaşanmışlık hissi veren bir dille anlatıyor. Sinema ve Devrim/ James Roy MacBean/ Çev.: Ertan Yılmaz/ Kabalcı Yay./ 300 s. "Benim için film eleştirisi yazmak, hâkim sınıfın ideolojisiyle sinemada işlediği yerde ve zamanda savaşmak ve sınıf mücadelesini yazılarıma taşımak anlamına gelmiştir... 'sınıf mücadelesini kendi yaşamınıza taşıyın' ifadesi, herkesin hemen bir fabrika işçisi olması gerektiği anlamına gelmez; ama herkes durup bir etrafına bakmalı ve erkeklerle, kadınlarla ve şeylerle olan gündelik ilişkilerinde bazen açık, ancak çoğunlukla gizli olarak işleyen sınıf mücadelesini analiz etmelidir." Bu kitap "devrim" sözcüğünün moda, radikalliğin popüler olduğu günlerin içinden gelip o günlerin sinemasına karşı sesini yükseltiyor. Militan filmlere arka çıkmak, Marksist bir sinemayı hem pratik hem ... Devamı

" çocuklar için kitaplar " /blogumuz/ sihirli değnek

2007-01-25 06:08:00

Çocuklar İçin Kitaplar SİHİRLİ DEĞNEK 'İnsan da ırmak gibidir, Suyu yeterse ulaşabilir denizlere' Aşk Olsun Çocuğum Aşk OlsunÇocuk Felsefesi Üzerine DenemelerMustafa Ruhi Şirin, Kök Yayıncılık, 2006 (2. Baskı), 93 sayfaResimleyen Osman Kehri (7-70 yaş) "Nedir aşk anne" diye soran bir çocuğa nasıl cevap verilir? Kolay mıdır çocuklara aşkı anlatmak? Peki ya yaşamı, insanları, dünyada olup bitenleri?.. Kuralları vardır büyüklerin, hem kendileri için hem de çocuklar için yarattıkları demirden kuralları. Oysa, "Oyunların da / yasası varmış / Kurallara uymayan / hemen atılır oyundan / Dün, yakan top oynarken / oyundan atılınca, / bir an ovada / tek bir ağaç gibi / yalnız hissettim kendimi / Tekrar oyuna çağrılınca / sanki dünya / benim oldu birden" (s.22) diyen bir çocuk için ne kolaydır demir kuralları eğmek. Acaba o yüzden mi "Aslandan hiç / korkmadığım halde / Bilmiyorum niçin / korkuyorum büyümekten?" (s.36) diye sorar bir çocuğun yüreği? "Dünyanın anlamıyla ilgili küçücük sorusu bile cevapsız kalırsa" (s.35) mı sorular sormak demir ağırlınca korkular yükler çocuklara?.. "İnsan da ırmak gibiyse" neden çocukların kendi yollarında akmasına izin vermez ki büyükler?.. "Annelerin babaların eski çocuk ödevi, / kendi umutlarının çocuklarını yetiştirmekti / Bilmezdik nedir geçmiş / nedir gelecek / Ve nedir şimdi! / Tek doğru tek yol tek çare / annemizdi babamızdı" (s.58) diyen bir çocuk için başka bir yoldan akmanın bedeli nedir? Bu bedeli kimler öder? "Niçin uslu uslu / ağır ağır ve sessizce / okula gitmemiz istenirdi bizden / Niçin değer yerine önce / görevlerimiz öğretilirdi bize!.. Niçin her sabah henüz uyanmışken / ve hazıroldayken / Hem doğru hem de / çalışkan olduğumuzu / bağırarak söylerdik... Niçin oyuncaklarımızla / gidemezdik okulumuza? / Niçin, hal ve gidişten pekiyi almak, / iyi çocuk olmaktı!.. Niçin kanlı savaşlardan / ve kahramanlardan / ibaretti tarih? / Niçin önce matematik önemliydi, / sonra hayat bilgisi! / Niçin soru sormak öğretilm... Devamı