"özgürlüğün ayak bağları" /blogumuz/ ahmet inam

2007-01-26 07:42:00

"Özgür insanın en baştaki ayak bağı kendisidir" diyebilir miyiz? Elbette, o çıkıyor ortaya. Çünkü özgür insan, kendini belirleyen koşulların farkında olan insandır. Çünkü her özgürlük, belli bağımlılıkların ve belirlenimlerin içinde oluşur. Özgürlüğün Ayak Bağları Benim uçma özgürlüğüm var mı? Bakıyorsunuz ki, yerçekimi var; uçamam diyorsunuz. Çünkü koşullar, belli kütlesi olan insanı aşağı doğru çeker. Oysa, aero-dinamik ilkelerini, prensiplerini kullanarak, ilk bakışta sanki benim uçma özgürlüğüm gibi bir şey söz konusu değilken; benim hayal gücümün, "Ben de uçabilirim, benim de kanatlarım olabilir" gibi, iç dünyamın getirdiği zenginliğin sonucunda uçabileceğim düşüncesinden kaynaklanan bir uçma özgürlüğüm çıkıyor. Kanat takıyorum, bir yere kadar uçuyorum, sonra düşüyorum, uçaklar yapıyorum, birçoğu uçmuyor, kazalar oluyor falan; ama karar verip, o kararımda direnebilme özgürlüğüm, gücüm sayesinde bunu pratiğe, uygulamaya, eyleme geçirebiliyorum. Öyleyse, özgür insanın birey temelinde üç temel özelliği var. Bu üç boyutu içerisinde insanın özgürlüğünü; öncelikle, bir, düşünce ve düş kurma, iç dünyasıyla, kendisiyle yüzleşebilme, karşılaşabilme gücüyle ortaya çıkan iç özgürlük olarak anlayabiliriz. İki, özgürlüğü, karar verme gücü, harekete geçmeye hazırlanma gücü olarak anlayabiliriz. Üç, karar vermesinin ardından, bu kararını eyleme geçirebilme, uygulayabilme gücü olarak anlayabiliriz. Özgür insanın özgürlüğü üzerinde konuşurken; bir, o insanı birey olarak; iki, toplum olarak; üç, kültür olarak düşünmek gerektiğini düşünüyorum.Bu üç özgürlüğün, biraz önce bireysel özgürlükten söz ederken andığım gibi, üçer koşulu var. Bir iç özgürlük,i ki irade, üç eylem koşulu. Demek ki, bu anlamda üçe üç, dokuzlu bir özgürlük modeli çıkıyor karşımıza O zaman her birimiz, bu üç gücümüzü, birey olarak, toplum olarak, kültür olarak gerçekleştirip gerçekleştirmediğimizi sorgulamalıyız diye düşünüyorum. Üçüncü özgürlük, kült... Devamı

bir bayram ve yeni bir yıl geliyor /blogumuz/ kutlu olsun

2006-12-29 11:00:00

bir bayram ve yeni bir yıl geliyor. blok konuklarımın,  -sevenlerinin/sevdiklerinin, onlarla bir şekilde ilişkili (yakın/uzak) herkesin-, yaşamlarının  ‘2007’ gibi yeni ve 'bayram' sevinci  içerisinde geçmesini diliyorum.   kitaplı, şiirli… ve e-sen olsunlar.YENİYIL    kardan adam bir ömür bu bizimkisi zamanın ışınlarıyla eriyor, yaklaştıkça bitmesi yüzümüzde çizgiler, saçımızda aklar hiç koymaz ama sızlatıyor derinden dostların uzaklaşıp gitmesi   yaklaştık yeniden elimizle koyduğumuz sınıra hızlı geçiyorsa hayat, mutluluktan yavaşsa belli ki zor çekmesi kısacık bir sene kaldı simdi ardımızda yaşamaktan korkma, kork ama unutulmaktan   yağsın üstümüze uçuşan yılların kar taneleri ki dökelim üstüne dostluğun gül reçelini anılar, hafıza kavanozunda tazecik dursun yenisi şu yılın, her çeşniden mutluluk koysun  Yusuf ALTUNEL ... Devamı

ressam paul klee / blogumuz / doğmuştu (1879)

2006-12-18 01:38:00

Paul Klee Paul Klee 18 Aralık 1879’da, Alman müzik öğretmeni Hans Klee ve İsviçreli solist Ida (Frick) Klee’nin ikinci çocukları olarak Bern yakınlarındaki Münchenbuchsee’de dünyaya geldi. Ailesi 1880’de Bern’e yerleşen Klee, henüz okul yıllarındayken sanatla ilgilenmeye karar verdiyse de uzun süre müzik ve resim arasında kararsız kaldı. 1898’de Münih’e gelerek Hans Knirr’in ve Franz von Stuck’un yanında resim çalışmalarına başladı. 1901’de Stuck’un gelenekçi eğitim anlayışına tepki olarak okuldan ayrılan Klee, heykeltıraş Haller ile birlikte altı ay Roma’da kaldı ve burada Rönesans döneminin eserleriyle ilgilenme fırsatı buldu. 1906’da piyanist Lily Stumpf ile evlenerek Münih’e yerleşti, oğlu Felix Klee 1907’de burada dünyaya geldi. İlk sergisini 1910’da açan Klee, 1912’de Der Blaue Reiter sergisine, Bern ve Münih’teki Sezession’lara katıldı. 1924’te Kandinsky’nin aralarında olduğu Blaue Vier grubunu kurdu, 1925’te Paris’teki sürrealistlerin sergisine katıldı. 1921-31 arasında Bauhaus’ta dersler verdi ve burada geliştirdiği eğitim yöntemlerini daha sonra Pädagogisches Skizzenbuch adıyla yayımladı. 1931-33 arasında Düsseldorf Sanat Akademisi’nde dersler veren Klee Naziler tarafından bu görevinden alındı, eserleri de 1937’de “yoz sanat” sergisine alınarak “Alman sanatı”nın dışında bırakıldı. 29 Haziran 1940’ta Locarno-Murano’da öldü. 20. yüzyılın soyut resim çalışmalarında önemli bir yeri olan Klee, Tunus, Mısır, İtalya gibi ülkelere yaptığı gezilerden ve Robert Delaunay, Vincent van Gogh, Cezanne, Matisse gibi ressamlardan etkilendi. Çizginin, tonalitenin, ışığın farklı şekilde kullanılması adına değişik malzemelerle çalışarak denemeler yaptı; renk, biçim, doğa ve müzikle harmanlanan, mekânı yeni bir dille tanı... Devamı

şair ve yazar sunullah arısoy / blogumuz / kaybetmiştik (1989)

2006-12-18 01:20:00

Bir Sunullah Arısoy Vardı... Aradan yirmi iki yıl geçmiş. Adıma ilk imzaladığı kitabın adı “Sabrın Gülü”, tarih 11 Şubat 1980, yer: Ankara. İkinci kitaptaki (Yanlış Yaşadık adındaki şiir kitabı) tarih 13 Şubat 1980. Yani iki gün sonra yine görüşmüşüz. Sonra da “Karapürçek” adındaki romanını imzalamış 12 Ocak 1989 tarihinde... M. Sunullah Arısoy’u anımsıyorum. Dingin görünüşlü bir beyefendi. Az konuşan. Konuşunca dinlemeden edilemeyen. Gözlük camlarının ardındaki gözleri uzaklara, derinlere, kimi zaman uzun uzun kendi içine bakan. Biraz mesafeli duran ama tanıdıkça açılan, pencerelerini aralayan bir kimlik... Arı dil savaşımcısı. Özgürlükçü. Toplumcu. İçten ve hesapsız. İnsana saygılı, insancıl. Sonuna kadar yurtsever... Bu saydıklarım, 1980 sonrasında yozlaşan toplumsal yapımızda, bencilleşen bireysel kimliksizleşme oluşumunda artık pek rastlayamadığımız, rastlansa bile çoğu “entel”lerin “dinozorlukla” bağlantılı olarak tanımladığı, giderek alay ettiği ya da suçladığı nitelikler. Küreselleşmenin kirlettiği dünyada, Yeni Dünya Düzeni denilen çürüme sürecinde edebiyatımızın uğradığı kirlenme, kimliksizleşme gerçekliğinde, en başta yurtseverlik bakışıyla oluşturulan edebiyat ürünü yoksulluğunda, kendi kuşağıyla birlikte (doğumu 1925) yurtsever ve toplumcu bakışıyla hâlâ ayakta duran, onurlu bir ad M. Sunullah Arısoy. Özellikle dil bilinciyle kotardığı ürünlerinin ve onlara kaynaklık eden yaşamının son gününe kadar dirençle sürdürdüğü aydınlanmacı savaşımcılığının dışında, ötesinde değil, tam da içinde, onurla yaşayan ve böyle bir yaşam anlayışına karşın özeleştiri yapabilen ve “Yanlış yaşadık” diyebilme yürekliliğini gösteren bir aydın; yineliyorum, bir yurtsever... Emekçi halkın her kesimini, özellikle küçük insanları kucaklayan geniş bakışlı bir insan sevgisiyle donanmış bir yürek, bir bilinç... İlk basımı 1958’de yapılmış olan “Karapürçek” adlı romanında şunları söyler: ... Devamı