2008-01-31 06:31:00

Bir durum şairi Paul Eluard, 17 Ocak 1952'de, Bilginler Derneği'nde verdiği bir konferansta, şiirin ''türkü söyleyen dil'' olduğunu söyler (1). Dünya'nın her yerinde, halklara, ''Şair kimdir?'' diye sorduğunuzda, ''Saz çalıp şarkı söyleyen kişidir'' yanıtını alırsınız. Sümbülzade Vehbi Efendi'nin eline saz tutuşturulması, İzzet Molla'dan sazının sorulması, yalnız bizim şairlerimizin başına gelen bir olay değildir. Paul Eluard, Yunanistan'da dolaşırken, halka bu soruyu sorar, aynı yanıtı alır. Çok açık ki, insanoğlu, daha toplama ve avlanma çağında, nesneleri ilk adlandırmaya başladığında, işini ''ses-söz-eylem'' birliği içinde yapıyordu. Bu davranış bütünlüğü, üretim sürecine girildiğinde, tapınağa taşındı. Müzik, ilahi ve dans, tapınaktaki taşınmanın birbirlerini bütünleyen öğeleriydi. Giderek, söz, yanına sazını da alarak tapınaktan ayrıldı. Söz, bağımsızlığını duyururken, sazdan ayrılamadı. Ezgili söz, şairin yaşamı algılama, yaşama savaşımı verme aracı oldu. Toplumsal savaşımını da, ezgili sözle yaptı. Şiir sazdan ayrılmasına karşın, ezgiden kopmadı. En ideolojik şiirler bile, geniş halk tabanına, iç müziğiyle, tartımıyla ritmiyle yayılmıştır. Çağımızın en büyük şairler de, şiirin ses değerini yadsıyamamışlar. Çağımızın önde gelen şairlerinden Aragon, Elsa'nın Gözleri adlı kitabının önsözünde, ''Canımı alabilirler, ama şarkımı susturamazlar'' diyor. Aragon'un şarkısı, şiiridir. ''Şarkı, türkü'', birçok şiire ad bile olmuştur. Namık Kemal'in en vurgulu şiirlerinden birinin adı ''Vatan Şarkısı''dır. Tevfik Fikret'in ''Millet Şarkısı'', bugün bile birçok yurtseverin, çürümüş yönetime karşı söylediği bir şiirdir. Demem o ki, türkü, şarkı, ezgili söz, şiirden ayrı olduğu halde, şiir, sözün iç sesinden ayrılamıyor. Peki, türkü, şarkı ya da ezgili söz neye yarıyor? Sözün ... Devamı

gürsel ustadan sürücülere öğütler/14.01.'08

2008-01-28 07:25:00

Soğuk ve kar yağışının başladığı ve devam etmesi beklenen kötü hava şartları, sürücü ve yayaları olumsuz etkileyerek bazen ucuz atlatılırken, kimi zaman da maalesef hiç istenmeyen üzücü kazalara sebep olmaktadır. Kar genelde bir önceki haliyle yağmur olarak zemine düşer ve ıslanan zemin havanın soğumasıyla buzlanmaya sebep olur. Ancak, asıl tehlike bu zeminin üzerine yağan kardır. Yani tehlikeyi örterek, gerek yaya gerekse sürücü ve kullandığı araç için yolu güvensizleştirir. Her zaman bilinmesi gerekenin bu tip iklimlerde araçlara takılması gereken kar lastikleri olduğunu defalarca belirttik. Ancak görüyoruz ki bu uyarılarımıza rağmen asfalt tipi lastikler kullanılmakta ve bununla da yetmeyip, eskiden nasıl kalmışsa akıllarda lastiklerin havaları düşürülerek, daha da tehlike oluşturacak yöntemler uygulanmaktadır. Mantıksız olan bu uygulamada aracın lastikleri zemine daha fazla tutuculuk sağlayacağı düşünülse de, tam tersi olan aracın zemine hissetmesi gerek ağırlığı engellenerek aracın düşük hava basıncında kasanın daha fazla oynak olması sağlanmaktadır. Yani kayganlık bilinçsizce araca uygulanmakta, bu da sürücünün bilimselliğin dışında zor anlar yaşamasına sebep olabilmektedir. Asla aracınızın fabrikasyon lastik ebadınıza göre belirlenmiş hava ayarlarıyla oynamayınız. Düşürülen hava basıncı aracın kaygan zeminde yapması gereken frenleme pozisyonunu kötü şekilde etkileyerek daha fazla sürüklenmesine neden olacaktır. Aracınızı fazla kullanmıyorsanız, ya da aracınızın yedek lastiklerinin de basınçlarını da mutlaka kontrol ettirin. Bu tip araçlarınızı haftada en az iki sefer çalıştırarak akünüzün şarjının yükselmesini sağlayın ve daha sonra mutlaka bir kez de olsa aracınızla test sürüşüne çıkınız. Kullanılmayan araç daha fazla sorun çıkartacaktır. gürsel usta’dan öğütler. cumhuriyet. 14.01.2008 ... Devamı

gürsel ustadan sürücülere öğütler/21.01.'08

2008-01-28 07:23:00

Değerli sürücüler, Ülkemiz, dünyanın en pahalı benzininin satıldığı ülkeler arasında başa güreşmekte ve bu rekoru kimseye kaptırmak niyetinde de değildir. Bir de buna Istanbul gibi, orta ölçekli ülke nüfusunda yaşamı eklersek, 2.5 milyon aracın duran trafikte anlık tüketim değerleri bütçede ciddi açıklar vermektedir. Ortalama Istanbul trafiğinde 15 ila 20 km'lik bir mesafe yoğun trafikte sabah ve akşam olarak 3 saatimizi alabilmektedir. Dur-kalk hareketleri ve gaz pedalına yapılan baskı dolayısı ile bu süre içersinde 4 silindirli bir araç ortalama 3.5 litre benzini tüketmektedir. Bu da günde bir aracın ortalama 12-13 YTL'lik harcamayı 'dururken' yapması demektir.  Bir aracın en fazla yakıt harcadığı an, duran bir aracın vitese takılıp kalkış yapıldığı ve sonrasındaki hareket halidir. Özellikle araç takip mesafesindeki yanlış tutum içersinde tampon tampona araç kullanmak, trafik ışıklarında yapılan ani kalkış hareketi ve aracın devrine göre tam olarak uygulanmayan vites konumu da yakıt sarfiyatının artmasındaki en önemli etkendir. Genel bakımı zamanında yapılmamış, yani benzin filtresi tıkalı, hava filtresi temiz olmayan, ateşleme bujilerinin dağınık ateşleme yaparak gerekli yanma odası basıncını sağlamamış, debriyaj ya da otomatik şanzıman bakımlarının süresi gecikmiş bir aracın da ekonomiye getirdiği zarar oldukça fazladır. Fren ayarları ve el freninin sıkı olması minimum risk de olsa aracın akıcılığını engellediği sürece belirttiğim sebeplerin içinde yer almaktadır. Gözümüze basit gelse de, toplamı aile bütçesini oldukça yıpratacak olan bu eksik ve hatalı davranışlar aynı zamanda araçlarınızda oluşacak olan bir arızanın da maliyetini oldukça artıracaktır. Istanbul'un kentsel trafik çözümü; hiçbir zaman rahatlamayacağını bilerek, günde ortalama 500 aracın trafiğe katıldığı bu kentte, bilinçli ve duyarlı sürücüler olarak bizlerin, toplu taşıma araçlarını kullanabildiğimiz sürece araçlarımı... Devamı

gürsel ustadan sürücülere öğütler/28.01.'08

2008-01-28 07:16:00

Değerli sürücüler, Otomobillerin kayış ve gergi rulmanları mevsim şartlarında daha fazla etkilenmekte, özellikle rutubetli ve soğuk havalarda içersinde bulunan sıvı kayganlaştırıcı yağların katılaşması sonucunda rulman yatakları ve bilyeler motorda ayrı bir gürültü çıkarmaktadırlar. Zorlanan bu rulmanlar, destek verdikleri kayış sistemini de olumsuz etkileyerek zamanından önce deformasyona uğramalarına neden olmaktadır. Bu sistemde özellikle motor kasnağı, alternatör, triger grubu ve direksiyon pompası destekli kayışlar yağışlı ve sert havanın da etkisiyle gerilerek gerekli randımanı verememektedirler. V kayışı, direksiyon kayışı ve şarj dinamo kayışlarının her 5 bin km'de gerginlik ayarlarını kontrol ettirirken bu kayışların eskimelerinin de dikkate alınması gerekmektedir. Dikkat edilmediği için kopan bir direksiyon kayışı aracınızın hâkimiyetini kaybetmenize sebep olacaktır. Bu da tehlikelere maruz kalabilmeniz demektir. Bu şartlarda devre dışı kalacak olan alternatör (şarj dinamosu) kayışının mevcut olan elektrik üretiminizi etkileyerek önce aydınlatma sistemi daha ileriki safhada ise elektronik beyinler dahil tüm sistemlere zarar vermesi söz konusu olabilir. Bu ihmalin ciddi anlamda ekonomik maliyet getireceğini de göz ardı etmemeniz gerekir. Genelde bu sistem klima pompası dahilinde ortak çalışıyorsa klimanızın da devre dışı kalmasına sebep olacaktır. Triger kayışlı araçlarda ise km'si geçmiş ya da yaklaşan araçlarda birkaç bin km. önceden triger kayışınızın takım olan gergi denge ve diğer yardımcı rulmanlarıyla değişmesi şarttır. Asla sadece triger kayışını değişip, ekonomik olsun diye diğer rulmanları göz ardı etmeyiniz. Aracınızı fabrikasyon değerlerinde km. bakımları doğru olarak yapılsa da, sürücüler olarak hissedeceğiniz motor aksamındaki gürültülü çalışmayı mutlaka ustanıza gösteriniz. Değerli sürücüler, 31 Ocak Perşembe akşamı mesai bitimine kadar araçlarınızın 2008 yılı TAŞIT VERGİLERİ '... Devamı

"Küreselleşen..."

2007-12-17 08:10:00

Küreselleşen Nedir? "Küreselleşme" nedir ve neler küreselleşiyor? "Küreselleşme", yani "bütün dünya ölçeğinde yaygınlaşma", "birbiriyle benzeşme", "karşılıklı etkileşme" anlamlarına geliyorsa, nelerin bu ölçütlere uyduğunu düşünmeliyiz. Para küreselleşiyor. En doğru olanı budur. Para, anında dünyanın bir ucundan öteki ucuna uçuyor, işlem görüyor, alıyor, satıyor. Para ile ilgili her şey küreselleşiyor. Bu kimin yararınadır? Elbette para sahiplerinin. Bu da açık. Bilgi küreselleşiyor. Bu da doğru. Her türden bilgiye anında ulaşma olanağı var. Bilgisayarlar ve internet bunu sağlıyor. Adalet küreselleşiyor mu? Hayır. Kesinlikle hayır. Adalet, hatta giderek daha da fazla güçlü olanın yararına çalışıyor. Eşitlik küreselleşiyor mu? Asla. Özgürlük küreselleşiyor mu? Asla. Adalet, eşitlik, özgürlük kimlerin yararına çalışıyor? Parayı ve bilgiyi yönetenlerin yararına çalışıyor. Kimdir onlar? Amerika'dır, Avrupa ülkeleridir, Japonya'dır, aslında hepsinin de üstünde çokuluslu şirketlerdir. Küreselleşmeyi yönetenlerin önündeki engeller nelerdir? Ulusal devlet ve ulusalcı güçler. Bağımsızlık isteyenler, ulusal birlik, ulusal çıkar yandaşları küresel güçlerin istemediği güç kaynakları mıdır? Kesinlikle evet. Bu durumda küresel para ve bilgiyi yönetenler ne yaparlar? Ulusal birliği bozarlar, ulusal bütünlüğü parçalamaya uğraşırlar, çünkü o zaman bölünmüş yapıyı çok kolaylıkla istedikleri biçime sokabilirler. Ülkeler nasıl bölünür? Ülkeler etnik köken farkları kışkırtılarak, dinsel inanç farklılıkları kullanılarak bölünürler. Günümüzde yoksullarla varsıllar arasında bir çatışma oluyor mu? Kesinlikle hayır. Böyle bir çelişkinin üzerinde bile durulmuyor. Demek ki, oyun son derece açık oynanıyor. Evet, son derece açık oynanıyor. Emek küreselleşiyor mu? Kesinlikle hayır. Bakın, kaçak işçi olarak ülke değiştirmeye çalışırken Ege Denizi'nde boğulanlar durumu çok açık anlatıyor. Emek küreselleşmiyor. İnsan küreselleşmiyor... Devamı

bil/di(ri)!

2007-11-03 02:11:00

2001 şiir bildirisi fazıl hüsnü dağlarca Devamı

"Cemil Kavukçu'nun Öyküleri "/blogumuz/turgay fişekçi

2007-09-19 19:38:00

Cemil Kavukçu'nun Öyküleri Yazarlar vardır, ulusal onurumuzdurlar; dilimiz onlarla soluklanır, yaşar. Yirminci yüzyıl ülkemiz için böylesi şair ve yazarların zenginliği içinde bir yüzyıldı. Nâzım Hikmet' ten Yaşar Kemal' e, Sait Faik' ten Tanpınar 'a toplumsal belleğimizde silinmez izler bıraktı pek çok yazarımız. Dilimiz var oldukça onlara bakıp ne denli zengin bir edebiyatımız olduğunun coşkusunu duyacağız. Bu büyük edebiyatçılar varlığının, sonraki kuşaklar üzerinde olumsuz bir ket oluşturduğunu düşünüyorum. Yeni kuşaklar, önceki dönemin büyük şiiri, düzyazısı karşısında kendilerini biraz maça yenik başlayan bir takım gibi duyumsadılar. Ama değişim süreçlerinin değişmez bir yasası var: Her dönem, kendi yazarlarını da yaratıyor. İlk kitabı 1983'te yayımlanan Cemil Kavukçu , öykücülüğümüzün son yirmi beş yılının önde gelen isimlerinden. Kendinden önceki büyük ustaların çoğu gibi o da küçük insanların dünyasından çıkarak yaklaşmayı deniyor topluma. Bu insanların dilinden, bir yandan derinleşen yozlaşmanın sarsıntılarını duyururken öte yandan da insanoğlunun hiçbir zaman vazgeçemediği hayatın neşe ve hüznünü yansıtıyor. **** Yeni yayımlanan Mimoza'da Elli Gram (Can Yayınları) adlı öykü kitabında da aynı yaklaşımını, bu kez deneysel sayılabilecek bir yöntemle sürdürüyor. Kitaptaki öyküler (giriş ve kapanış öyküleri dışında) tek bir mekânda, Bursa'da, Mimoza adlı küçük bir meyhanede geçiyor. Turgut Uyar 'ın bir şiirinde, "En başta mutsuzluk elbet / Kasaba meyhanesi gibi" dediği türden bir yer. Öykücüye göre buranın adı, "Kimsesiz Adamlar Sığınağı" olmalıydı. Bulunanların ölümü beklediği bir umutsuzluk istasyonudur burası: "Ölüm haberlerini hep böyle gecelerde aldık. Sessizce kadehlerimizi kaldırdık ve içimizden, 'darısı başımıza' diye mırıldandık." Kimi kahramanlarınsa, Uludağ'a çıkıp, kendilerini bol içkiyle "beyaz ölüm" e bırakma düşleri kurmalarına karşın umut yakalarını bırakmaz: "Bırak da tadın... Devamı

"bugün babalar günü; kutlu olsun"/blogumuz/

2007-06-17 09:11:00

bugün babalar günü; kutlu olsun.   blogumuz Devamı

"sevgililere bir gün yetmez!.."/buluşmayeri/oktay akbal

2007-02-18 08:37:00

Sevgililere Bir Gün Yetmez!.. Ben hep geç kalıyorum! Öykü günü 14 Şubat'tı. Ben bir gün sonraya kaldım! Aşk günü de 14 Şubat, o da geçti gitti! Ama ne öyküler biter, ne de aşklar... İkisi birbirini tamamlar. Aşksız öykü olmaz. Öyküsüz aşk da öyle. En iyisi Şakir Eczacıbaşı 'nın Oscar Wilde 'dan çevirdiği aşkla, kadınla, erkekle ilgili sözlerinden alıntılar yapmak. "Aşk" derken önce kadını anlıyoruz nedense, erkek geride kalıyor! Bütünleştiğinde aşk doğuyor... İşte Oscar Wilde'ın, hoşlanacağınız ya da kızacağınız pırıltılı kesinlemeleri; Eczacıbaşı'nın verdiği adla, "Gülümseyen Deyişler"i *** Kadınlar sevilmek için yaratılmışlardır, anlaşılmak için değil... * Erkekler severlerse bir kadını, yaşamlarından çok az şey verirler ona. Oysa kadınlar, onlar severlerse her şeylerini verirler... * Kadınların tarihi, dünyanın gördüğü en ağır zulmün tarihidir. Güçlüye karşın güçsüzün zorbalığı... * Kadınlar, başyapıtlar yaratma isteği doğurur erkeklerde, o başyapıtı gerçekleştirmelerini de her zaman önlerler. * Hiçbir erkek gerçek başarıya ulaşamaz, şu dünyada kendisini destekleyen bir kadın yoksa! Kadınlar yönetirler toplumu... * Biz kadınlar bayılırız başarısızlığa, erkekler bize sığınırlar, başarısız oldukça... * Kadınlar, biz erkekleri yola gelmez kötü birisi olarak bulmak ve çekiciliğini yitirmiş iyi birisi olarak bırakmak isterler. * Bir kadının yaşamı duygusal eğrilerden oluşur, erkeğin yaşamı aklın düz çizgileri doğrultusunda gelişir... * Kadınlar yaşamlarının en saf altınını verirler erkeklere, ama sonradan hep ufaklık olarak geri isterler... * Sıradan kadınların sığınağı, güzellerin ise yıkımıdır ağlamak... * Çok fazla düşünen kadınlara güven duyulmaz, kadınlar orta karar düşünmelidir, her şeyde orta karar olmaları gerektiği gibi... * Ne biçim bir kadınsınız. Duygusallıktan söz ediyorsunuz, ama çok bencilsiniz her zaman. * Kadınların olağanüstü içgüdüleri vardır. Her şeyi bulurlar, apaçık ort... Devamı

"yakınsadıklarımız, ıraksadıklarımız"/buluşmayeri/ahmet inam

2007-02-16 06:23:00

  Lütfen, burnumun dibinden biraz öteme yerleş, Biraz uzağımda, biraz yükseğimde eğleş! Yoksa nasıl derim ben "cânanım yıldızlara eş" ? Yakınsadıklarımız, Iraksadıklarımız Uzak düşeriz sevdiklerimizden, özleriz. Yakın olmalarını, yanı başımızda bulunmalarını, yakınımıza gelmelerini isteriz, yakınlarına gitmeyi. Yakınımızda olduklarında bile sürebilir özlemimiz: Onları içimizde özümseyip sindirip yok etmeyi düşünmediğimiz için. Yakınımızda olanlarla aramızda hep bir birbirimizi yok etmeme mesafesi koymak gerekiyor. Ne kadar yakınlaşmalıyız birbirimize? Birbirimizi yok etmeyecek kadar. Öyle bir uzaklıkta durmalıyız ki birbirimize, ancak o uzaklığı aşınca, küçültünce, kırıp geçirme başlasın. Neden kırıp geçirme, incitme, hırpalama, kısaca, savaş olmasını istiyoruz ki? Savaşmayalım diye aramızdaki uzaklığı büyültürsek, yakın olabilmenin güvenini, tadını, anlamını nasıl yaşayabiliriz? İnsanlar arasındaki ikili ilişkilerde, savaşsız sevişme olabilir mi? Çatışma, bıkkınlık, öteki insanın varlığından duyulan rahatsızlık kaçınılmaz değil midir? Çatışmadan korkan, sevginin derinliklerini, yüceliklerini nasıl bulsun? Çatışarak yaşamayı seçtiğimiz insanlar vardır. Yakınımızda olmalarını özlediğimiz. Yakındaşlarımız. Onlarsız yakınlaşamayız kendimize. Dünyaya. Yaşadıklarımıza. Kendimizi üleşmeye zorunluyuz. Yakındaşlarımız işte onlar. Onlarla çatışmaktan korkmayız, doğrusu korkmamalıyız (Yaşamı kamu alanında büyük bir savaşım, amansız bir mücadele olarak görenler için belki de herkes yakındaştır. Dünyayı yanı başından uzaklaştırmak istediği yakındaşlarından ibaret görenler de vardır.). Peki ama nasıl çatışmadır, yakındaş çatışması? Örneğin hiçdeşimle çatışmam onu hiçlemek içindir (Hiçdeş diye bir sözcük öneriyorum, bu anlamda!). Ulusların bir bölümü birbirlerini hiçdeş olarak görüyorlar. Her düşmanım hiçdeşim değildir. Kendi "alanında" var olmasını istediğim düşmanlarım olabilir. Düşmanlarımla güçlenirim ben. Belki her düşmanımla değil! Bu anlamda insandaşımla ... Devamı

"SENİ SEVİYORUM... "/buluşmayeri/erdal atabek

2007-02-13 22:16:00

SENİ SEVİYORUM... Seni seviyorum. Seni sen olduğun için seviyorum. Seni seninle seviyorum. Seni hiçbir karşılık beklemeden seviyorum. Annenin sevgisi işte böyle bir sevgidir. Bir erkek bir kadını, bir kadın bir erkeği, bir insan bir insanı böyle seviyorsa, yaşanan duygular 'anne sevgisi' dir. Şefkatle, koruyarak, esirgeyerek, sonsuza kadar sürecek bir sevgi. Galiba, gerçek sevgi. 'Sev beni, seveyim seni' lere dayanmayan gerçek sevgi. Onu kendi malı saymayan özverili sevgi. Sevdiğini daraltmayan, kurutmayan sevgi. Onu genişleten, onu renklendiren, onu çiçeklendiren sevgi. Bu sevgiyi pazarların reklamı yapmak günahların en büyüğüdür. 'Annenize ne alacaksınız?' 'Anneniz sizden Anneler Günü armağanını bekliyor.' 'Annenizi sevindirin.' 'Annenizi hatırlayın.' Bunların hangisi yüreği titreten bir sevgiye armağan olabilir? Sevgiye verilecek armağan, özgürlüktür. Sevgiye verilecek armağan, hayatın kendisidir. Sevgiye verilecek armağan, değerini bilmektir. Sevgiye verilecek armağan, onu korumaktır. Sevginin paralara dayalı bir faturası yoktur. Sevgi, 'üstü kalsın' denilecek bir bahşiş değildir. Gerçek sevgi nice acılardan süzülüp gelmiştir. Sevgi, nice uykusuz gecelerle bedeli ödenerek kazanılmıştır. Sevilene yük etmemek için nice şeylerden vazgeçilerek kazanılmıştır. Seven, onu yaşatmak için kendi yaşamından vazgeçmiştir. Bir gün tek başına dalgın bir çocuk görürseniz, gözlerine bakın. O gözlerdeki hüzün, geride bırakılmış sevginin imzasıdır. Bir gün deniz kıyısında gezerken önünüzde duran bir şişe görürseniz, bakın. Belki içinde yazılıp denize bırakılan bir mektup vardır. Belki o mektup kime yazıldığı bilinmeden size yazılmıştır. İçinde iki sözcük vardır: 'Seni seviyorum.' Şimdi, zamanınız var, elinizdeki işi bırakın. Gidin, annenize sarılın. Gidin, sevdiğiniz insana sarılın. 'Seni seviyorum' demeniz bile gerekmez. Sadece sarı... Devamı

2007-02-12 07:07:00

Şiddet, Kurtulamadığımız İlkellik... "Düşüncelerimi söyleyemediğim için her gün ölmektense düşündüklerimi söyleyerek ölmeyi tercih ederim. İnsan bir kere ölür." Prof. Emre Kongar 'ın bu sözleri ekrandan yayılırken bin yıllar ötesinden düşünceleri için suçlanan, kimileri Sokrates gibi ölüme mahkûm edilen düşünürlerin sesini duyar gibi oldum ve koltukta dondum kaldım. Ülkem buralara mı gelmişti? Ya da ülkem buralardan bir türlü çıkamıyor muydu? Sevgili usta İlhan Selçuk , "Düşünüyorum,Öyleyse Vurun" dememiş miydi? Bir kitabının adını böyle koyarken Descartes 'ın ünlü "Düşünüyorum, öyleyse varım" ( Cogito Ergo Sum ) sözlerinin altını çizmiyor muydu? Düşünenleri, konuşanları yargılamaktan, vurmaktan, kırmaktan vazgeçecek, uygar bir düzeye ulaşamayacak mıydık? Devlet tarafından uygulanıp düşünen, konuşan insanlara yönelik şiddete şimdi de fanatik grupların insan yaşamına kasteden şiddeti mi ekleniyordu? *** İster törelerin arkasına saklanan aile şiddeti olsun, ister din ya da milliyet, etnik köken kalkanı arkasında harekete geçsin, "şiddet" , toplumların ilkel güdülerinden kurtulamadığının açık bir göstergesi. "Senin gibi düşünmüyorum, ama düşüncelerini korkusuzca söyleyebilmen için yaşamımı ortaya koyarım" diyen cesur düşünür Voltaire miydi? Çok emin değilim, ama ona yakıştığına eminim. Mehmet Başaran dostumun "Kuşatılmış Yaşam" kitabını okurken de uğradığı soruşturmaları, yaşam karartmalarını nasıl göğüslediğini, hangi acılarla kutsal bildiği eğitim görevini yapma uğraşı verdiğini görüyoruz. Uygar toplumlar, bu evreleri arkasında bırakabilen toplumlardır. Bu şiddet dalgalarından bütün uygar toplumlar geçmişlerdir. Ortaçağ Avrupası, engizisyonların, aforozların, asılanların, diri diri yakılanların tarihini yaşamıştır. Çok uzağa gitmeyelim, bugün Avrupa Birliği'nin en güçlü ülkeleri olan Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya boğaz boğaza savaşmışlardır. Elbette, dünya savaşları ekonomik paylaşım savaşlarıdır. Gene ekonomik ele geçir... Devamı

" Eksik Şiir, Tam Şiir " /blogumuz/ okuduğum kitaplar

2007-02-01 07:23:00

Okuduğum Kitaplar Eksik Şiir, Tam Şiir Sezen Aksu, Türkiye'nin en önemli şarkıcılarından biridir, birbirinden eşsiz besteler yapmış, bu bestelere unutulmaz güfteler yazmıştır. Ama onun bu özellikleri "şair" olmasını gerektirmez. Zaten Sezen Aksu kitabına "Eksik Şiir" adını koyarak bu durumu belirtmiştir; şarkı sözleri, güfteler eksik şiirlerdir. Çünkü şarkı sözü bestenin bir öğesidir, müzikal uyum için söz feda edilebilir. Güfte yazılırken müzikal unsurlar önemsenir, edebi değil. Sezen Aksu'nun 25 yıldır yazdığı şarkı sözlerinden 197'sini bir araya getirdiği Eksik Şiir'i (Metis) yayımlanır yayımlanmaz okurdan büyük ilgi görüp çok satanlar listelerinin en üst sıralarında yer aldı. Kitap, şiir ve edebiyat çevrelerinde de ilgiyle karşılandı. 15 Aralık 2006 tarihli Radikal Kitap'ın kapağında şarkı söyleyen güzel bir Sezen Aksu fotoğrafı ve "Bir Şair Olarak Sezen Aksu" manşeti yer alıyordu. Manşetin altındaki spotta ise kitabın şarkı sözlerinden oluştuğu belirtiliyordu. Kapağa göre Sezen Aksu "şair"di ama "şarkı sözleri"nden oluşan bir kitap yayımlamıştı. Radikal Kitap'ta iki ünlü ve popüler yazar, Ayşe Kulin ve Tuna Kiremitçi'nin, Sezen Aksu'nun Eksik Şiir'i üzerine yazıları vardı. Ayşe Kulin, kitaba verilen Eksik Şiir adının bir haksızlık olduğunu vurguluyor ve Sezen Aksu'nun birçok şarkı sözünün şiir olarak da değerlendirilebileceğini yazıyordu. Ayşe Kulin'e göre, Sezen Aksu şairdi ve şiir yazıyordu.Şiir kitaplarıyla tanıdığımız, romanlarıyla popüler olan Tuna Kiremitçi'ye göre de Sezen Aksu şairdi. Hem de Turgut Uyar'la karşılaştırılabilecek ustalıkta bir şair. "Turgut Uyar'ın yenilik amacıyla kendi şiirini her fırsatta riske etmesi gibi, sen de ustalığını riske etmekten çekinmedin" diyordu Sezen Aksu'ya hitaben. Tuna Kiremitçi yazısını şöyle bitiriyordu; "Türkçenin köklü şiir geleneğinden beslenen bir büyük ozanın hangi yollardan geçtiğini görmek, özellikle kendini ifade etme konusunda zaman zaman sıkınt... Devamı

" ben geldim işte deniz kenarı " /blogumuz/ selçuk altun

2007-02-01 07:18:00

Kitap İçin-XLVIII "Ben geldim işte deniz kenarı" "Arda Çoban'ın Anısına" 1176- Bir iş dünyası dergisinin Ocak sayısında yayımlanan "En Zengin 100 Türk" listesi; dört işlem (liste 103 kişiden mürekkep) ve varsayım hataları ve teknik muallaklıklara rağmen, -meraklısına- ilginç bir varsıllar resmigeçidi sunuyor.Liste başı Hüsnü Özyeğin'le iki kez birlikte çalıştım. Onsekiz yıl önce minimal sermayeyle kurduğu Finansbank'ı; dehası ve şansıyla badirelerden geçirip, doğru zamanda satarak o bir dolar milyarderi olmuştur. Anılarını yazacak zamanı ve niyeti olmasa da bence yaşayan tek "efsane bankacı" odur.Ama en çok, listenin 87.'si bibliofil Ömer Koç'u önemserim. Yerkürenin en önemli kitap koleksiyonerlerindendir...(Henüz altı kitap (Harry Potter) yazan J.K.Rowling (doğ.1965) Türk vatandaşı olsaydı, servetiyle Aydın Doğan'ın önünde altıncılığa kurulacaktı.) 1177- Manevi varsıllığın bir diğer üstünlüğü de taşıyıcılarının listelen(e)mez olması değil midir?1178- Saatin Gizli Yüreği'nden (Elias Canetti, Çev.Ahmet Celal)- "İnanlarla dolu bir balina."- "Sırf aşağılandığı için hayatta kalmış olan biri."- "Bir yazıya gönderilen aşk mektupları."- "Ah bir kitap, böylesine tutkuyla okunan bir kitap!"- "Günlük gazeteler yüzünden solmak." 1179- 03.10.2005 tarihli Publishers Weekly'deki (P.W.) Michael Scharf'ın yazısına göre; 25.09.2005 tarihli Washington Post'ta, Elif Şafak'ın altıncı romanı The Bastard of Istanbul'dan bir kesit yayımlanmış. Scharf, belki de birilerinin yönlendirmesiyle, bu kitap yüzünden yazarının ülkesinde yargılanabileceğini öngörmüştü. (Haklı çıktılar; ikinci paragrafında koptuğum Baba ve Piç Mart 2006'da Türkiye'de piyasaya çıktı ve...)04.12.2006 tarihli P.W.'deki Elif Şafak yazısının sahibiyse Louisa Ermelino. Ocak'ta Elif Şafak ve kocası onu meze ağırlıklı bir akşam yemeğinde Sultanahmet'te ağırlamışlar. Hedefine ulaşmak için engel tanımaz yazarı ilk görüşte, "entelektüel ve bilbordları süsl... Devamı

" avare notlar 2 " /blogumuz/ enis batur

2007-02-01 07:14:00

Pervasız Pertavsız Avare Notlar 2 VII İtalya kaynaklı iki haber peşpeşe geldi. British Medical Journal'de yayımlanan bir araştırma, Floransa Üniversitesi toksikoloji uzmanlarının, dört yüzyıl sonra, Francesco de Medicis ile eşinin malaryadan değil arsenik zehirlenmesinden öldüklerini kanıtladıklarını gösterdi. Öteki haber, Sanat Tarihi alanında sarsıntılar yarattı, daha da yaratacak: Roma'daki Taçlandırılmış Dört Ermiş manastırında, 1230-1250 yılları arasında gerçekleştirilmiş yaklaşık 335 m. boyutlarında bir fresko, üzerlerini yüzyıllardır örten mermer kaplamalar ortadan kaldırılarak açığa çıkarıldı. Ayları, mevsimleri, burçları, günah ve sevapları, çeşitli rüzgârları ve yıldız takımadalarını simgeleyen canlı, renkli figürlerden oluşan fresko, Vasari'den bu yana Floransa'nın Roma'ya sanat alanındaki üstünlüğü savını yerle bir edecek önemde olduğu ileri sürülüyor. 2007 Mart'ında ziyarete açılacak manastırın kitabını Skira yayımlayacakmış. Freskonun varlığına 1989'dan başlayarak işaret eden Andreina Draghi başkanlığındaki ekibin restorasyon çalışması dokuz yıl sürmüş - haber 13 Aralık 2006 tarihli Le Monde'da yer aldı. "Bilmiyorduk", bir kategori. "Yanlış biliyormuşuz", bir başkası. "Eksik biliyormuşuz", bir üçüncüsü. Yan kategoriler de var. Öğrenme, tanıma süreci bozbulanık. Bazı bulgular bütün bir sıralamayı altüst ediyor, gene de geçersiz bilginin hüküm sürdüğüne tanık oluyoruz. Bütün kazı çalışmaları büyülüyor beni. Sonuç, kimi durumda can alıcı önemde görülmeyebilir; söz gelimi, Francesco de Medicis'nin ölüm nedeninin zehirlenme olduğunun kanıtlanması (o günden beri şüphe devredeymiş zaten), Tarih'i görüş biçimimizi değiştirecek değildir. Gene de, araştırma tekniklerinin o boyutta gelişmesi heyecan verici benim gözümde. Sanat Tarihi bağlamında, ölçü farklı. Bir tek sanatçı, bir tek yapıt değer dizinini dağıtmaya yetebilir bazan. El Greco da, Georges de la Tour da çok geç keşfedilmiştir, kend... Devamı