kadınlar 'yara'ları ile doğarlar

2006-11-09 07:52:00

Semra Topal ile 'Yara' üzerine

Kadınlar 'yara'ları ile doğarlar

Semra Topal, bol ödüllü bir yazar. Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti, Mani ve Salta Dur öykü kitaplarından sonra, Gece Gülüşü romanı ile okuruna ulaşmıştı. Son romanı ise Yara. Topal; Yara'da geleneksel toplumların cinselliğe bakış açısını alaylı bir dille aktarıyor. Erotizmin aynı zamanda düzene bir başkaldırı olduğunu, romanındaki aykırı tiplerle belleklere kazıyor. Semra Topal'la yazarlığını, son romanı Yara'daki kadını ve korkulan kadın cinselliğini konuştuk.

Rozerin BOLLUK


-1964 yılında Eskişehir'de dünyaya geldiğinizi biliyoruz. Bize yazarlık serüveninizin nasıl başladığını anlatır mısınız?- Hayalci bir çocuk yazar olmaktan başka bir şey akıl edemez, işte ben de öyleydim. Galiba yazar olmak için gereken şeyler hayatımda mevcuttu, koşullar, tabiatım falan. Ne zaman kendime baksam gerçeklik duygusuna sahip olmamışım gibi geliyor, bu eksiklikle yaşamak zorundayım. Annem fotoroman okuyucusuydu, sokaktaki kadınlarla fotoroman değiş tokuşu yapardı, bulduğu her şeyi okuyan insanlardandı, takvim yapraklarındaki romanları da okurdu, tabii ben de okurdum, o yüzden hiç düzgün durmazdı bizdeki takvimler, yaprakları saç gibi kabarık olurdu. Gerçekten o zevki bir daha bulmak zor. Okul çocuklara masal ve hikâye kitapları önerirdi, ben önerilen şeylerin yanında önerilmeyen masal ve hikâye kitaplarını da eve getirirdim, onları nasıl tedarik ediyor ve kitaplara nasıl ulaşıyordum hâlâ tam olarak bilmiyorum. Annem magazine ve güncel olana meraklı olduğu için Hayat dergilerini de ciltletmişti, bu şaheserleri halıya uzanarak okurduk; Mona Lisa'yı da ilk orada gördüm, Şah Pehlevi'leri de, hemen her şeyi. Yatağın içine girer, uzun uzun konuşurduk, radyo dinlerdik, böyle geçen bir sürü kış biliyorum. Hasta olduğumda da yatağa kitaplarla girer, okula gitmezdim. O yüzden hastalık bugün bile beni romantik yapar. Bütün bunlar olup biterken bir gün yazmaya başlayacağımı biliyordum, her şey kendiliğinden olacaktı. Şimdilik bir şey yazmıyordum, okuldaki kompozisyonların dışında, bu yazılarda okuldaki en çalışkan öğrencinin bile kıskançlığını kazanmıştım, çünkü o işte bir numaraydım, belli ki kimsenin beklemediği bir şeydi. Aklı on karış havadaki bana yetişemiyorlardı, gülünecek bir şeydi. Hırs küpü insanlar yazının gizemli bir şey olduğunu çözemiyorlardı, çünkü evde 'ineklenecek' bir mevzu değildi. Yıllar sonra, bu okulu, şansın karşıma çıkardıklarını Kızlar'da yazdım (öyküdür o), bir yetişkin olarak kızlarla uğraştım. O zamanlar çocukluk yatağımın içine çok doluşmuşlardı, nihayet kovabildim ve kendimden uzaklaştırabildim onları, şimdi yoklar. Ama bir taraftan da varlar, elimdeler. Kızlar'ın sayfalarını çevirmem yeterli bunun için. Acı tatlı her şey bir tarafa, bir şeye yatkınlığımız bizim kaderimiz olur ve bütün hayatımız bunun üstüne inşa edilir. Bu herkeste böyledir. - Türkiye'de yazarlık çoğunlukla yan iş olarak yapılır. Yani başka bir mesleğiniz vardır, bunun yanı sıra özel bir tutkuyla yazarsınız. Siz verimli bir yazarsınız. Kısa zamanda çokça kitap yazdınız. Başka bir iş de yapıyor musunuz?- Çok tuhaf bir şekilde kitapların da insanlar gibi kaderi oluyor, bazıları hiç yayımlanamıyor bile. Bendeki durum böyle, yazdığım kitapların her birini yayımlayamadım, bazısını çıkarmayı unuttum, bazısı kaybolup gitti. Hakikaten bu konuda ben bile şaşkınım, ne oluyor da bazı kitaplar sadece bana kalıyor ya da izini bile bulamıyorum, toz olmuş oluyorlar. Belki bir gün ucundan toplamaya başlarım, şimdilik böyle bir istek duymuyorum. Yıllarca tek işim yazmak oldu, başka bir şeyle ilgilenmedim. Bunu nasıl açıklayayım, çünkü hiçbir tutku açıklanamaz. Bu tip sorularda hep kalbim sıkışır, biliyorum ki insanlara inanılmaz geleceğim. Gerçeği ne kadar söylesem o kadar inanılmaz olacak. Ama bir gün insanın kafasına bir taş düşer. Bu ülkede yaşayan herkes, bebekler bile yazarak geçinilmediğini çok iyi bilir, gerçekten yazarak geçinilmez, gerisi masal. Birkaç sene önce kendi işimizi kurduk Adana'da, ayakkabı ve tekstil ticareti, böyle söyleyince sanki büyük bir işmiş gibi görünüyor, ama değil. Orayı bir çılgınlıkla kurduk. Batarız diyorduk, ama batmadık. Yara'yı orada yazdım, fakat Antalya'da başlamıştım, ilk sayfalarını o turizm cennetinde yazdım, Adana cehenneminde ise sabahın köründe kuşlarla birlikte kalkıyordum, müşteriler hücum etmeden yazmam gerekiyordu. Meğer hem bir işte çalışıp hem yazılabiliyormuş, senelerce bunu bilmiyordum. Hatta bu şartlarda zamanı daha iyi ayarlayabilmeyi öğrendim, kuşlarla uyanmayı bile. - Siz ödüllü bir yazarsınız. 1990 yılında "Çaydanlıklı Tanık" adlı öyküyle Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü'nü aldınız. Daha sonra "Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti" ile öykü dalında Varlık Dergisi'nin Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü'nü aldınız. Yazarken sizi en çok ne etkiler. Yani neler besliyor sizi? - Yazmak için hayatımızı izlememiz yeterli, izlenecek tek şeyin hayat olduğunu biliyorum. Nietzschede her şeyin yazarın gerçeğinden çıktığını söyler. Bu öylesine açık. Bunun arkasından benim farkında olduğum ve olmadığım bir sürü şey gelir, mesela ben konuşmalara takığımdır, insanların konuşmaları beni hep ilgilendirir. Bazen kendimi ajan gibi görüyorum. Yaşlıları, gençleri, çocukları izleyip duruyorum. Böylece sözlüklerde bulunmayan kelimelere de ulaşabiliyor insan, fakat bunların hiçbirisini not etmem, duyduğum harika şeyleri yazmayacakmışım gibi davranırım, zaten kimse de benden şüphelenmez. Ben her zaman insanlarla çok rahat konuşabilen biri oldum, galiba bu konuda bir tür saflığım var. Çünkü insanlar akıl hocaları değil dostluk ararlar, ben de öyleyimdir. Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti'de seneler önce duyduğum konuşmalar vardı, güçlü dalların kırılmalar, suya düşmeleri, kaybolmalar, bütün bunlar olurken insanlar hep konuşur. Sonradan deliren amcamın oğlu, bu konuşmaları yüzüne yapışmış tanrısal gülüşüyle dinlerdi ve dinleyerek uyurdu. Öyle ki, her şey yazarı yazmak için kışkırtır, sanki büyük bir şenliği yönetiyoruz biz.


BEDENİMİZ YAZGIMIZDIR

- Bayan Mira'yla Ufak Bir Gezinti, Mani, Kürklü Gece ve Salta Dur adlı kitaplarınızdan sonra Hasan Bülent Kahraman'a ithaf ettiğiniz Gece Gülüşü adlı romanınızda pornografiye kaçan bir üslup kullanıyorsunuz. Bundan önceki kitabınızda sanat dünyasının acımasızlığını hicvetmiştiniz. Son kitabınızdaki hayat kadını da ulaşılması zor bir kadın karakteri gibi. Aykırı olmayı seviyor musunuz?- Ne diyeyim, aykırı düştüğümün farkındayım, fakat bu konuda bir şey yapamam. İnsanların ne sandıkları umurumda olmaz, şunu da bilmek gerekir, aykırı düşeni mutlu sonlar beklemez. Bütün kitaplarım hayatımın kendisidir, başka ne olacaktı ki. Dönüp baktığımda her karakterde bir aşırılık sevgisi olduğunu görüyorum, bir çeşit dünyanın dışına çıkma isteğidir bu. Bir tarafta sevimsiz gerçekler dururken, öteki tarafta sonsuz bir taşma arzusu vardır. Ufak kıvılcımlar yüreği tutuşturur ve büyük bir ateşe dönüşür yürek. Bence bir varlık kendi başına için için yandıkça değerlidir. Yara'daki fahişe Şebboy, oklarla vurulan bir hayvan gibidir, Baykuş Anne'ye de, "yüreğime saplanan okları kim çıkaracak anacım" der, tabii meleksi eller okları çıkarmayacaktır hiçbir zaman. Onu vuran cinselliğin oklarıdır. Yazar Elem Pomak da aynı şekilde vurulmuş ve 'köpeğe' dönmüştür. Böyle bakıldığında (doğru bakış açısı budur) burnumuzun dibinde yaşarlar. Çünkü Yara'da anlattığım kadınlık trajedisidir, bunu tüm çıplaklığıyla ve acımasızlığıyla görmek gerekir. Benim yaptığım bundan başka bir şey değildir. Yara'da çok somut gerçekler vardır, her kadın cinselliğin ne menen bir şey olduğunu bilmiyor mu? Benim tek ayrıcalığım yazabilen biri olmamdır. Yazar fahişeye, fahişe yazara dönüştü, birbirlerinin bedenlerine girdiler. Cinselliği doğum, ölüm, katletme, erotizm izleklerinde yazdım. Bedenimizin yazgımız olduğunu söyledim. Hiçbir kitabımda uyduruk uçukluk yoktur, esas olanı yazarım. Hayatın bana en talihsiz şekilde sunduklarını, kötü yüzünü. İşte bu kötü yüzleri çıkarırım bedenimden, bir çeşit doğum. Evet doğurduğum tek şey budur.


YALNIZLIK VE NEFRET

- Romanlarınıza modern dünyanın yarattığı dertlerin başında gelen yalnızlık ve yabancılaşma olgusu siner. Dışarıda, ölümcül bir nefret duygusu hissedilir. Sizce toplum bu kadar yalnız ve nefret dolu mu?- Toplumun neye benzediği, dönüşümleri, geçirdiği evreler falan sanırım herkesin ilgilenmesi gereken mevzulardır. Doğduğumuzda bile, aileye ve topluma, kendi dışımızdakine ait oluyoruz. Bir koordinasyonun, ilişkiler ağının öznesi konumundayız her zaman. Toplum analiz edildiğinde, ortada tek bir iktidarın değil, bir iktidarlar toplamı olduğu görülmüştür. İşte toplum, bu yönetim teknikleriyle yaşamını sürdürür. İnsanın gitgide yalnızlaştığı, sadece benim bir çıkarımım değil, modern endüstriyel toplum böyle bir şey üretti, bir tür sıkıntı. Paylaşma kelimesi dile neden bu kadar pelesenk oldu, televizyonu ne zaman açsam ve karşısına geçsem, bin kere bir şeyi 'paylaşmaya' çalışan insanlar görüyorum, bunun için kendilerini yırtıyorlar, bu paylaşma isterisi nereden çıktı. Galiba gerçek paylaşmaya, bölüşmeye dair bir şey kalmadığından. Aşk ve sevgi sözcüklerinin bolluğu da kötüye delalet, aslının yitirildiğinin işaretleri bence. Neyi ağzımıza dua ediyorsak, orada bir başarısızlık yaşanıyor demektir sonsuz kere. Edebiyat insanı bütün olarak ele alır, yani dışarıyla birlikte, hem de en canlı haliyle, çünkü teorik değildir. Yaşamsal bir şeydir, deneyimin konusudur. Tamam, toplum nefretliktir, ama önemli olan yalnızlığa ve nefrete rağmen yazmaktır. Her kitap ölçüsüz bir güç sarfiyatıdır, harcamadır. Erotizmin temeli nasıl harcamaysa, yazmanın temeli de odur, her şeye rağmen. - 'Gece Gülüşü'nde, Gecenin Şamarı barında insanları, erotik bir sarhoşlukla toplumsal düzene başkaldırılarına tanıklık ederiz. 'Salta Dur'da koyu yeşil bir çarpıklığa giriyoruz. Kan ter içinde, ortasında bulunduğumuz doğa doğal değil. "Yara"da karakterler alışık olduğumuz sıradan tipler değil. Anlatmak istediklerinizi aykırı karakterler ve durumlarla aktarmayı sevdiğiniz anlaşılıyor. Bunun bir nedeni var mı?


EROTİZMDE ÜREME YOKTUR

- Gece Gülüşü'nde kendini erotiğe vermiş insanlar vardı ve bu 'veriş' kendini hesapsızca bırakma anlamına gelir. Erotizm zaten düzene karşı gelmek ve bilindik düzeni altüst etmektir. Düzenin bozulmasına yanaşmayan insanların yapabileceği bir şey değil, çünkü erotizm kendini tehlikeye atmayı gerektirir, özü budur. Bu haliyle geleneksel insan erotizmi yaşayamaz, yani erotik onun harcı değildir. Erotizm aklı yadsımaktır, geleneksel insanların tenselliğinde her zaman akıl da vardır ve yaşadığı şey erotizm değil cinselliktir. Neden herkes yazamaz sorusuyla, neden herkes erotizmi yaşayamaz sorusu aynı kapıya çıkar. Kendini harcamayı bilmeyen ikisine de ulaşamaz çünkü. Buradaki tek hayati kavram 'harcama'dır. Gece Gülüşü'ndeki insanlar o yüzden size aykırı geliyor, ama doğrusu budur. Erotizm yıkıcıdır ve hesap insanıyla bir arada anlatılamaz. Bu mümkün değil. Erotik olan doğası gereği öylesini içine almaz, dışlar. Erotik anlatılarda bir tane akıllı insan gözünüze çarptı mı, çarpamaz. Onların yeri erotizm değildir, onlar başka yerlerde dolaşır ve nereye demir atmışlarsa orada üremeye bakarlar. Erotizmde üreme yoktur. Erotik insanın tutacağı dal ölümdür. Selamete çıkmak falan bunlar defterlerinde yazmaz. Son yazdığım kitap Yara'da da selamete çıkamayan iki insan vardır; fahişe Şebboy ve yazar Elem Pomak. Asla laf olsun diye aykırı tipler icat etmem, bunu tasarlamam bile, çünkü mesele kendi kişisini kendi yaratır. Onun tuhaf bir kana ve cana dönüşmesi yazgısıyla ilgilidir tek. Temalar nasıl insanlarla iletişim kuracağını iyi bilir, hele erotizmde o takım, tüm şeytaniliğiyle, kötü huylarıyla çıkagelir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, ne yapalım selamete çıkmayı bilmiyorlar. - Sizin çok ses getiren kitaplarınızdan Gece Gülüşü'nde, "Erotizmde erkek zekâsı yoktur ya da çok azdır, nedense hep çekiniktirler" gibi yorumlara rastlıyoruz. Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Erotik yazıları ile sizi etkileyen yazarlar var mı?- Gece Gülüşü çıktıktan sonra bazıları kendilerine aykırı gelen cümleleri başlık olarak kullandılar, anladığıma göre böyle şeylerden hoşlanıyorlardı. Esinlenmeleri tamdı. Erkeklerin erotik zekâsına gelince, elbette böyle bir zekâları mevcut, fakat bıktırıcılar. Hayatta bu iş böyle.Erotik edebiyatta her zaman iki kişiyi mutlulukla anarım, Bataille ve Sade. Bataille'a ayrı bir sevgim var, erotik edebiyat ona çok şey borçlu. Sade ise erotik anlatının temelini atmıştır. O babadır, erkeklerin erotik edebiyattaki güçleri babadan gelir. Gece Gülüşü'nde kadınlar serbesttir, erkeklerden çok daha ön plandadırlar, erkekleri geçerler, erotik zekâ olarak da geçerler karşı cinsi. Gece Gülüşü'nü okuyanlar bunu zaten bileceklerdir, benim burada tekrara vurmam sadece üstünden geçmem demek. Erkeği erotik oyuna sokan kadındır, çoğu zaman fettan denen ve lanetlenen kadın olmasa erotik oyun da olmayacaktır. Ayartmada ve kendini kaybetmede bir erkekten çok daha ileriye gidebilir kadın. Bunu Yara'daki Baykuş Anne'de tam anlamıyla görebiliriz, Yara tematik olarak tam erotik olmasa da Baykuş Anne tam anlamıyla erotizmin insanıdır. Akıldışılığı ve sınır bilmezliği insanın kanını dondurur. Yara'daki kızların hamisi böyledir, kurduğu zevk krallığının anasıdır. 69 salonundaki sabah vaazlarının, uyandırma törenlerinin konusu zevk ve acıyla, bu iki kankayla ilgilidir çoğu kere. Gece Gülüşü'nde söylediğim, "erotizmde erkek zekâsı yoktur ya da çok azdır, nedense hep çekiniktirler" sözü Yara'da tekrar dirilmiştir sanki. Erotik zekâ fantezi gücü demektir, beklenmeyeni kurma yeteneğidir bir ölçüde. Şimdi bunlar böyle, romanlar sonsuz derecede düşünüşe açıktır, güzellikleri ve görkemleri buradan gelir zaten. Yolun sonsuz derecede açık tutulması gerekir, inancım böyle, gerisi boş.


YAZAR VE FAHİŞE VERİR

- Son romanınız "Yara"ya gelelim. Romanın iki kahramanı da geleneksel değil. İki kadın kahramandan Elem Pomak bir yazar, Şebboy ise fahişe. Fakat ne Elem bildiğimiz yazarlardan, ne de Şebboy bildiğimiz fahişelerden. Romanlardan tanıdığımız geleneksel karakterlere de benzemiyorlar. Zaten sizin bütün romanlarınızdaki tipler, kullanılan geleneksel kadın tiplerinden farklı. Burada yazar ve fahişe karakterlerinin seçimi bilinçli mi? Neden bu iki mesleği seçtiniz. Neden tipler bu romanda da geleneksel değil.- Yara'daki karakterleri bilinçli seçtim, yazar Elem Pomak da fahişe Şebboy da bilinçli seçildi. Esasında çok da açık nedenleri var, yazar da fahişe de 'vermek' için yaratılmıştır. Romanın başında Baykuş Anne bu mevzuya değinir, sanat ve vermek hakkında konuşur, fakat kendilerini gene de sanatçı olarak ilan etmez. Kim daha fazla lanetlenmiştir, yazar mı, fahişe mi. Bunu okuyucu bulsun isterim. Kabul edelim ki, yazar dünyadaki en açık insandır, kalbinin odalarını kilitli tutmayı bilmeyen biridir, Elem Pomak böyle söyler küçük fahişeye. Fahişe dinler, fakat onun da kilitlerden haberi yoktur. Açık olan insan yaralanmaya en müsait insandır, yazar bunu aptallık olarak görür, fakat bu en çok yazgının işidir, yapacak bir şey yoktur. Zaten bunun için kendisi de 'küçük aptal bir yazar'dır. Yazmak daima soyunmakla ilgilidir, çıplak kalmakla, bu seçimle ilgili olmakla beraber, bence daha çok yaratılışla ilgilidir. Ama ne olursa olsun sonuçta her şey 'vermeye' dayanır. Yani yazarla fahişe et-tırnak gibidir. Yazarın gerçek kız kardeşi fahişelerdir, genel olarak Baykuş Anne'nin Yuvası'ndaki kızların hepsi. Bunun dışında öteki kardeş de delilerdir, gözlerinden yaş akan deliler. Yazar ve fahişenin arasında suç ortaklığı vardır daima. Erkekle kadının ne olduğu bilgisine fahişeler sahiptir, iki cinsle de temasa girebilmeleri onları gözü açık tutar. Zevkin intikamı meşru olmayan hamileliktir (meşru olan bizi ilgilendirmez, meşru olanda bir mesele yoktur) hayata getirmek ve getirmemek asıl manasına zevk yuvasında kavuşmaz mı. Yaşamın kaynağı, kızların, fahişelerin ve yazarın elindedir. Fakat düzene karşı gelmenin intikamı kadar şiddetli bir şey yoktur. Yazar da fahişe de geleneksel değil diyorsunuz, onlar geleneksel olamaz, radikal olmak zorundalar, bu eşyanın tabiatı kadar açık bir şey. Her şeyi örtbas etme yetenekleri olsaydı geleneksel olurlardı, saklamak, sünger çekmek ve ağlaklık tutturmak geleneksele girerdi, herkes de halinden memnun olurdu. İnsan yazarken ne hallere düşüyor. Fahişeleri sadece seks makineleri olarak görmüş olsaydım (genel bakış açısı ne yazık ki budur) çok şeyi kaçırmış olacaktım, ama tabii büyük düzen herkesi makineler yapmayı kafasına koymuştur, işleyişi buna bağlıdır. Ben makine gibi işleyen düzene karşı koyuyorum, geleneksel olmayan karakterlerim gelenekseli bombalıyor çünkü. Geleneksel olan, yeniliğe kapalı olan düşman gibidir. Sonsuz bunaltımız da zaten oradan gelmiyor mu. Yara'da şöyle denir: "Her şey erkeğin zevkine göre düzenlenmişti, mükemmel denen doğa yasasının işleyebilmesi bu eşitsizliğe bağlıydı, elimden gelse bu beylik düzeni altüst ederdim. İşte böyle bilinen bu beylik düzeni, cinsel düzeni altüst edecek tek insan kadındır. Hele yarası deşildiğinde... Kanın anlamını bilen tek varlık kadındır. Evet Yara eski yasalardan hoşlanmaz. Baykuş Anne 69 salonunda kızları boşuna uyandırmaya kalkmaz, uyandırma törenlerinde insanlığın kökeniyle, cinselliğin özüyle ilgili her şeyi bulabiliriz. Benim için bunları yazmak kolay olmadı, kutlu törenlerin uğultusunda bir alay kız, bir alay yara.


KADININ CİNSELLİĞİNDEN KORKULUR

- Son kitabınızı okurken, dünyanın ölüm ve cinsellikten ibaret olduğunu düşünüyor insan. Böyle düşününce de kadın bedeni romanda önemli oluyor. Dünya böyle midir? Doğuştan "yara"lanmalara açık mıdır kadın bedeni? - Elbette Yara daima açıktır, bununla birlikte yaşanır. Dünyaya gelmemizin nedeni cinselliktir, ama cinsellik sadece hayatın nedeni değildir, ölümü de içine alır. Kadının verdiği hiçbir hayat sonsuz değildir, bu yüzden kadın uğursuz bir güç olarak da nitelenir ve korkulur ondan. Kadının cinselliğinden korkulmuştur hep, gerçekten korkunun ve iğrencin konusu değil mi. Durum bu derece açık olduğundan cinselliğin bütün sonuçlarını kadın üstlenmiş gibidir. Ben dünya eşsiz bir kapandır derken, rahmi de düşündüm hep, içine düştüğümüz rahim, ilk oluştuğumuz yer, ana rahmi de tıpkı dünya gibi bir kapandır. Bizler sadece ölümü bulacağımız bir hayata doğarız, nereden çıkarız yeryüzüne? Ama kanlı yaralardan çıkamadığımızda asıl trajedi başlar. İşte yaralanmak budur, hayat için tasarlanan cinsel organdan hayata gelememektir bir türlü. Ana rahmine düşmek, fakat çıkamamak. Baykuş Anne Şebboy'a neden kadınlığın teferruatından uzak duruyorsun, dediğinde bu doğurmamaktı asıl demek istediği. Kadınlar toplumda doğurma makinelerinden başka bir şey mi, yaraları neslin devamı için, insan üretmek için gerekli değil mi. Yaraları cinsellik siyasetlerinin asıl konusu değil mi, devletin burnunu soktuğu yer değil mi, bütün bunları söylemek istiyordu Baykuş Anne. Şebboy'un dağlanması da boşuna değildir, dağlama töreninde, kolundan tam da aşısının üstünden bir embriyon damgasıyla dağlanması boşuna değildir. Şebboy'un koluna, devletin vurduğu sağlık izinin üstüne, fahişelerin anası embriyonu basar. Asıl çıkmaması gereken iz budur. Bir anlamda yarayı iktidarın bir yerine basar kızgın demiriyle. Bütün bunların törensellik içinde olması gerekiyordu ve öyle oldu. Bu konuların beni çıldırtacağı anlara kadar geldim, kaçamıyordum da, sürekli yazmaya itiliyordum. Elem Pomak gibi kimseden yardım da alamıyordum (ne münasebet), beni kim anlar, kim anlamaz bilemiyordum bile. - Sizce kadınlar gerçekten "yara"ları ile mi doğarlar. Toplumsal "yara"lardan daha çok etkilendiği bir gerçek. Bu yaraların kaynağı, doğarken sahip oldukları yara mı? Yoksa, onları bekleyen "yara" dolu bir topluma mı gözlerini açıyorlar, ne dersiniz?- Hepsi aynı anda vardır, hiçbir şey toplumdan bağımsız olamaz ki. Dünya bomboş değil, kuralların ve siyasetlerin hayatları belirlediği bir yer. Foucault'nun incelediği ve dile getirdiği gibi, yaşam bir iktidar nesnesi haline geldi, yaşamın kendisi. Yaşam ve beden. İktidar eskiden olduğu gibi hukuksal olanla ilgilenmiyor, hayat ve beden gibi gerçek nesnelerin peşinde artık. Yani benim deyişimle, biz eskisinden daha çok kapanın içindeyiz, kapanın içinde daha çok özgürleşildiği ise tamamen bir yanılsama. Bu özgürlük söylemleri arttıkça, özgürleşmediğimiz çıkıyor ortaya, daha çok sıkıştığımızı görüyorum ben. Hatta ki, gittikçe artan basınçtan, toptan bir patlama olacakmış gibime geliyor, yani boom! Bir anlamı var mı? Erkekler artık spermden başka bir şey değil, bedenleri kontrol eden iktidar, bugün tabii ki spermleri de kontrol edecek. Beden dediğimizde, siyasetin alanına girdiğimizi bilmeliyiz. Bedenler, bedensel sıvılar, atıklar, yani bedenden çıkan her şey, hele hele bedenden çıkan canlı insan iktidarları doğrudan ilgilendirir. Cenin ana rahmine düştüğünde iktidarların eline geçmiş bir nesne olur. Bundan kaçış yok.


KIZLAR DÜNYAYI İYİ KAVRAR

- Kadın hayat veren organıyla erkeklerden ayrılıyor. Romanındaki adıyla "Yara"sıyla hayat veriyor. Fakat romanınızı okuduktan sonra kadının cinselliğinden, "yara"sından nefret edebileceğini düşündünüz mü? Çünkü cehenneme giden yol "yara"dan geçiyor. - İşte kadın bunun için zaten bir sanatçı. Tanrı istediği kadar ona bir şey vermemekte diretmiş olsun, "yara"sıyla sanatçı mertebesine çıkmıştır kadın. Böyle de komik bir durum var. Kitapta kızlara, "kızlar dünyayı fizikçilerden ve ilahiyatçılardan daha iyi kavrıyorsunuz siz" denir. Doğru bir şey bu. Bunun yanında kadın kadar cehennemi bilecek varlık yoktur, erkeklerden geçinmeyen kadınlar bunu çok iyi bilir. Benim değer verdiğim bir mesele de bağımsızlıktır çünkü. Nefrete gelince, yaradan nefrete gerek yok, kendimizi sevmek zorundayız. Bedenimiz bizim hem gerçeğimiz hem de gizemimiz. Yaşadığımız müddetçe, ölüme kadar cinselliğe ve dışarıya açık olacağız. Bir ölü olduğumuzda, madde olarak bir ölü olduğumuzda iletişim, zevk ve acı bitmiş olacak, her şey bitmiş olacak. - "Küçüğüm, küçük aptal bir yazarsan başına gelecekleri önceden bilirsin, Zen ustası, Buda rahipleri, Mevlevi dervişleri, bu tip aydınlanmacılara bile parmak ısırtacak bir iç görüdür dediğim şey" Sizce hangisi? Yazar bir aptal mıdır, yoksa öngörüsü en yüksek insan mı? Yoksa her ikisi de mi? - Elem Pomak 'küçük aptal bir yazar'dır, fakat bu bütün bilicilerden, zen ustalarından, rahiplerden, dervişlerden daha bilici olduğu anlamına da gelir. Aptal her şeyi görür, eğitimi saygıdeğer bilicilerden daha aşağı değildir ki. Bir hayvanın dikkatini taşıdığından emindi denir onun için, küçüklüğünden beri böyledir, yani tuhaf bir yaratıktır. Bir bahar ağaççığının altında okul çantasının üstünde otururken her şeyi anlamıştır, insanüstü bir durum, fakat nadir de olsa gerçekleşiyor. Bu olay, yani gerçeği görme, insanı aptallaştırır. Delilerin neyin sırrına erdiğini, deli olmadan bilebilir miyiz, bilgiye ulaşmanın bedavadan olduğu görülmüş mü. Bunun sonunda mutlaka bir iz taşıyacaksın. Beden acının bütün izlerini taşır. Acının ve yazgının. Yara elbette ironiyle dolu, acıyla, alayla, sersemletici gülüşle. Kitapta her şey sınıra kadar gider, bunlar tabii ki akıllıca şeyler değildir. Akıllı olduğunu niye iddia etsin, bunun yanından geçmez. Sonuçta öngörü dediğimiz şeylerle bile dalga geçilmiyor mu, acı insanı sersemletir. En iyi kafa buldurucudur acı, bu bilgiyi hiç unutmamak gerekir. Yüce yazar diye bir şey yoktur, belirsiz bir tahtta oturan erişilmez bir hazret değildir o, aşağıya inmiştir, düşmüştür Yara'da yazar. Tam da mevzunun ortasındadır, ateş, cehennem neyse o yazarımızı da yakmıştır. Kapanın dışında değil bizzat içindedir küçük aptal. Şebboy'la, kızlarla birlikte aynı kapanın içindedir, bütün hemcinsleriyle. Yara gibi bir kitap tabii ki başka türlü yazılamayacaktı. İnsan öngörülerle yaşayamaz, aptallık da gerekir. Elem Pomak'ın dediği gibi, bazen en gerçek şey en aptal ağızdan çıkar. Sanatsal olan da böyle bir şey değil mi. Bilgiçlik iticidir, ve ben asla itici bir roman yazmak istemem. Hele tema cinsellik gibi çok netameli bir şeyse elbette, daha oyuncu olmak zorundayız. Hayat veren kadın bedeni bizi ölümün önüne bırakacaktır daima. Kolay kaldırılamayacak bir mevzudur bu, önünde kukumavlar gibi düşünüp kalırız. Ölüm akılla ve akıllı olmakla bir araya gelebiliyor mu?

Yara/ Semra Topal/ Agora Kitaplığı/ 150 s.

32
0
0
Yorum Yaz