marifet

suya dokunmazmış
sabuna dokunmazmış
pise bak!

celal vardar

buluşma(y)eri - Blogcu



buluşma(y)eri

"hoş geldiniz" gününüz sevinçli geçsin...

• Temmuz 23, 2009 - "Ne mutlu şiir okuyana ve sevene!.."

Kategori: siir

21 Mart Şiir Günü Bildirisi'ni bu yıl (2006) şair Arif Damar yazdı

Ne mutlu şiir okuyana ve sevene!..

ARİF DAMAR

Şiir depremdir, şiir ayaklanmadır, şiir başkaldırıdır. Şiir şimşektir, yıldırımdır, gök gürültüsüdür şiir. Şiiri, yani yıldırımı hiçbir siper-i saika durduramaz. Şiir korkunçtur, güzeldir. Hiçbir kapı, hiçbir duvar önünde duramaz. Kapı tunçtan, demirden, çelikten de olsa önünde duramaz. Şiir yürür, ezer geçer. Şiir her şeyden, herkesten daha güçlü, daha yıldırıcıdır. Şiir sınır tanımaz, ne kral tanır, ne imparator. Şiir Cengiz Han 'dan da, Sezar 'dan da, Hitler 'den de, Büyük İskender 'den de büyüktür. Şiirin yürüdüğü yolun bitimi yoktur. Şiir sonsuzluğa gider, sonsuzluktan gelir. Şiir hiçbir güce boyun eğmez. En güçlüden daha güçlü, en güzelden daha da güzeldir. Eşsizdir, bir benzeri daha olmamıştır ve olmayacaktır da. Şiir bütün dillerden başka, bambaşka bir dille konuşur. Ama onun dilini, söylediğini herkes ama herkes anlar. Şiiri hiçbir güç tutsak edemez. Altın da, pırlanta da, elmas da şiirden değerli değildir; olmamıştır, olmayacaktır. Şiir dilsizleri konuşturur, sağırların kulaklarını açar. Şiir buluttur, yağmurdur, gökyüzüdür. Şiirin arkadaşları, dostları vardır. En yakın dostu bilimdir. Sonra musiki ve resim gelir. Şiirde müzik de vardır, resim de, yontu da. Mimar Sinan 'la da dosttur, Darwin, Einstein 'la da. Şiir gelecektir, umuttur, özlemdir, mutluluk ve güzelliktir.

Şiirden en zalim, en gaddar, en acımasız krallar, imparatorlar bile çekinir, korkar. Şiir ölümü bilmez, şiir yaşamdır. Şiir muştu, sevinç ve mutluluktur. Şiir kötümserlik bilmez, tanımaz. İyimserdir, cömerttir ve gençtir, delikanlıdır. Yakışıklıdır şiir.

Şiir sonsuzluk gibi en güzel kokar; güllerden de, karanfillerden, zambaklardan da güzel. Şiir deniz gibidir. Nasıl denizi kimse anlatamazsa şiir de tıpkı öyledir. Homeros, Dante, Shakespeare şiiri anlatmak için büyük çaba harcadılar ama şiiri deniz gibi tam anlamıyla kimse, hiç kimse anlatamadı.

Deniz gibi, o da yalnız kendi anlatır kendini. Şiir sevgilidir, şiir yazandan iyi koca olmaz. İyi baba, iyi oğul, iyi kız da olmaz belki ama iyi arkadaş, iyi dost, iyi kardeş olur. Şiir sevgilidir dedik ve hep sevgili kalmıştır ve kalacaktır.

Şiir ne tanker, ne şilep, ne gemidir. Şiir yelkenlidir. Bir korsan yelkenlisidir. Hayduttur şiir. Şiir aldatmaz, çalıp çırpmaz. Doğruluktur şiir. Emektir, alın teridir. Şiir inatçıdır, hırçındır ve hep ama hep yürür gider. Şiir durmaz ve durdurulamaz. Şiire ne boyunduruk, ne tasma takılır. Şiir zincire vurulamaz. Şiire kelepçe takılamaz. Şiir özgürdür, özgürlüktür. Şiir zalimlere, alçaklara, namussuzlara meydan okur. Onun gücü en güçlüye boyun eğdirir. Engel tanımaz. Engelleri yıkar ve ezer geçer. Şiir ölümsüzdür. Şiir olmasa, sevdalılar söyleyecek söz bulamaz; o zaman sevda da, aşk da olamaz. İnsanoğlu yok olur. Şiirdir insanoğlunu sürekli kılan. Anaların şefkati, babaların güveni, çocukların kıvancıdır. Şiiri anlatmaya çalıştım ama ne gezer. Önce söylediğim gibi şiiri, deniz gibi kendi, yalnız kendi anlatır. Yaşasın şiir. Yıkılsın diktatörler, krallar, asiller, emperyalistler. Şiir zaten onları hep ama hep yıktı ve hep yıkacaktır. Ne mutlu şiir yazan, şiir okuyan, şiir sevene. Ötesi yok.
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Ocak 3, 2009 - Nâzım’a ‘tutuklu’lar

Kategori: haber
Ünlü şair, aşk şiirlerini tercih eden Milano’daki mahkûmların gözdesi oldu

İtalya’nın Milano kentindeki hapishanelerde yatan mahkûmların seçtikleri kitaplar arasında Roberto Saviano’nun “Gomorra” adlı yapıtı ilk sıraya otururken, şiir türünde mahkûmların Nâzım Hikmet ve Prèvertin aşk şiirlerinden hoşlandığı ortaya çıktı.

San Vittore, Opera ve Bollate hapishanelerinde tutuklu mahkûmlara kitap ulaştırmayı hedef edinen ve bu konuda sosyal bir proje geliştiren Mario Cuminetti Derneği başkanı avukat Nicola de Rienzo Milanolulardan okumadıkları roman, deneme, şiir türündeki yapıtları kendilerine iletmeleri çağrısında bulundu. De Rienzo, mahkûmların özellikle polisiye, mafyayı konu alan kitaplar ile aşk şiirlerini tercih ettiğini anlattı.

Milano’daki üç hapishanede bulunan mahkûmların favori yazarları arasında mafyanın tehdit ettiği Saviano’nun yanı sıra Stephan King, Faletti, Henri Charrière ve Allen Sillitoe da yer alıyor.

Şiir türünde ise mahkûmlar genelde aşk şiirlerini okumak istiyor. Mahkûmların tercihlerinde Nâzım Hikmet ve Fransız şair Jacques Prevèrt’in toplu aşk şiirleri büyük ilgi görüyor. Nâzım Hikmet ve Prevèrt’e olan ilginin ardında her iki şairin de kısa ve öz dizeler kullanmalarının etkili olduğu yorumu yapılıyor.

aslı kayabal. milano. cumhuriyet. 03.01.2009
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Aralık 18, 2008 - "283 bin kişiye daha KEY ödenecek"

Kategori: haber

Temmuzda alamayanlardan hataları düzeltilen kişilere ocağın ilkyarısında ödeme yapılacak

283 bin kişiye daha KEY ödenecek

© Emekli Sandığı, TC kimlik numarası bulunmadığı için KEY parası alamayan 43 bin 730 kişiye ilişkin sorununu çözdü. SSK de hatalı girilen 238 bin 937 kişinin bilgileri düzelterek bankaya iletti. Böylece, toplam 282 bin 667 kişilik yeni KEY listesi hazırlandı.

Ekonomi Servisi - Tasfiye halindeki Emlak Bankası Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Sayın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 282 bin 667 kişiye daha KEY paralarının ödenmesine imkân sağlayacak yeni listenin Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’na (GYO) gönderildiğini açıkladı.

Emlak Konut GYO yetkilileri listeler üzerinde çalışıldığını belirtirken bu listenin muhtemelen ocak ayının ilkyarısında Resmi Gazete’de yayımlanarak, ödemelerinin bu sürede yapılabileceğini söyledi. Ödemeler yine Ziraat Bankası şubeleri aracılığıyla yapılacak. Emekli Sandığı, TC kimlik numarası bulunmadığı için KEY parası alamayan 43 bin 730 kişiye ilişkin sorunu çözerek, gerekli bilgileri Tasfiye halindeki Emlak Bankası’na iletti. Sosyal Sigortalar Kurumu da kurumlar tarafından hatalı girilen 238 bin 937 kişiye ilişkin bilgileri düzelterek, aynı şekilde bankaya iletti. Böylece, toplam 282 bin 667 kişiye KEY ödemesi yapılabilmesine imkân sağlayan yeni bir liste oluşturuldu.

28 Temmuz’da başlayan KEY ödeme sürecinde, şimdiye kadar 5 milyon 95 bin kişiye 2 milyar 387,7 milyon YTL ödeme yapıldı. Hak sahiplerinden sadece 262 kişinin Emlak Konut GYO hissesi talep etti.

Resmi Gazete’de, toplam 8.5 milyon hak sahibi ilan edilirken, bu kişilere toplam 2.8 milyar YTL KEY ödenmesi öngörülüyordu.

Öte yandan, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), KEY hak sahiplerinin itirazlarına istinaden hazırlanacak yeni liste çalışmalarını da sürdürüyor. Ancak itirazların fazla olması nedeniyle, 28 Aralık’a kadar tamamlanması gereken listeleme çalışmalarının yetişmeyeceği belirtiliyor.

Yetkililer, yanlış veya eksik bildirim nedeniyle çok sayıda kişinin çalıştıkları kurumlar aleyhine dava açtığına da dikkati çekti. Özellikle, silahlı kuvvetlerde askerliğini yedek subay olarak yapan bazı kişilere de itiraz dilekçelerine istinaden “komutanlığın arşiv kayıtlarında söz konusu döneme ilişkin KEY kesintilerine ilişkin belgeye ulaşılamadığı, söz konusu döneme ilişkin arşiv kaydının olmadığı” yönünde yazı verildiği, bu nedenle, bu kişilerin o dönemlere ilişkin KEY parasını alamadığı belirlendi.

cumhuriyet. 18.12.2008

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Ekim 15, 2008 - FAZIL HÜSNÜ

Kategori: adam

DAĞLARCA

 

Dağlarca, Cumhuriyet döneminin, özellikle ikinci kuşak şairlerinin en özgünü, nicelik ve nitelik bakımından en verimlisidir. Gerek dili, sözcükleri, gerek temaları, şiir kalıpları ile kendinden önceki şairlere benzemediği gibi, çağdaşlarına da benzemez. Onun kadar hiçbir şairimiz, hiçbir sanatçımız, gerek yerlebir gerçeğe; gerek insan denen bilinmezin çekirdeği çocuk'tan başlayarak Tanrıya; Tanrı'yı da, insan aklının yüzyıllardan bu yana vardığı Evren kavramını da aşan, ancak engin bir sezgiyle (aklın durduğu yerde başlayan sezgiyle) alacakaranlık halinde sezebildiğimiz gerçeküstü gerçeğe böylesine şairce kanat açamamıştır.

Dağlarca, Fransızların Victor Hugo'ya yakıştırdıkları mâge (büyücü, müneccim) sözüne, dünya ölçüsünde, belki en çok hak kazanan, antenleri gözle görülür dünyaya olduğu kadar, gözle görünmeyen, insan aklını aşan sezgiler dünyasına pencereler açan tükenmez, tükenecek sandığımız bir anda, yeni yeni sezgileriyle insanı şaşırtan, kaynağı kurumaz bir şairdir: Yüz-binlerce çağrı bana, yüzbinlerce / Şaşar kalır şuracıkta yüreğim (Deliböcek).

Dağlarca, şiire daha 19'unda, askeri okul sıralarında başlar. İlk şiiri (Yavaşlayan Ömür), 1933'te İstanbul dergisinde çıkar. Bütün acemiliklerine karşın, yer yer şaşırtıcı bir olgunluk taşıyan bu şiirde bilinmeyen bir sevgiliye seslenir. Bir sevda sarkışıdır bu: Akşamın bastırmasıyla seslerin dindiği bir saatte içinin derinlerinde başlayan eski bir şarkı; kırk yıllık sanat hayatında ağır basan, ama her an tazelenen, ilk sevgiliden insanlara, dünyaya, evrene açılan, durmadan tazelenen bir sevda şarkısı.

Dağlarca'nın ilk şiir kitabı 1935'te yayınlanır: Havaya Çizilen Dünya. Ama şair, asıl kişiliğini bütün yönleriyle yansıtan eserinde, Çocuk ve Allah'ta, bulur. Dağlarca'nın özelliği insan kaderi, dünya ve evrendeki yeri üzerine, sevgiyle karışık çocuksu bir şaşkınlıkla eğilmesidir, diyebiliriz. Şair bu kitapta, iki uç arasında, Çocuk'la Tanrı, görünenle görünmeyen arasında şaşkınlıkla gidip gelir. İnsanlığın kaderi üzerine çocuk'tan, insanlığınkine Taş Devri'nden (1945) başlayarak Tanrı'ya, Evrene, oradan da Evren ötesine {Âsû, 1955) kadar uzanır ilgisi. Bu düzeyde şairin son vardığı aşama Âsû'dur. Dağlarca'nın belki en karanlık, belki de en aydınlık eseri olan Âsû "insanın günümüzden (yani, şairin sezgisinden) eski çağlara doğru tek kesit içinde incelendiği" eserdir. Âsû, hiçbir bilimin, hiçbir dinin bugüne kadar kavrayamadığı; içine, Tanrısı, doğası, insanı, evreni, uzayı ile her şeyi alan, "süreden sürez'e" uzanan "bir devinimin", bir "büyük aydınlığın" (gözleri kör eden, onun için de ne olduğunu bilemeyeceğimiz bir aydınlığın) ta kendisidir.

Dağlarca'nın şiirini, o engin, çağlayanlar gibi gürül gürül akan, aktıkça coşan, coştukça akan şiirini, Daha'daki (1943) "Dışımızla içimiz" adlı şu dörtlük özetlemektedir:

Görünenle
Olmak
Düşünmek
Görünmeyenle.

Görünenle olmak. Nedir görünen? Dünya gerçeği. Dağlarca için görünen, her şeyden önce insandır, önce, çocuk'ta başlayan, anada, kardeşte arkadaşta, sevgilide somutlaşan, önce kendi ulusunda, sonra dünya uluslarında, bir kelimeyle, insanlıkta oluşan insan. Dağlarca'nın, insan bilmecesinin çekirdeği çocuk'la başlayan "görünenle olmak" serüveni, Çakırın Destanı (1943) ile insanın dış dünya karşısındaki davranışına ve ruh yapısına, oradan da Anadolu köylüsünün kaderine (Toprak Ana, 1950; Aç Yazı, 1951), Türk ulusunun fetihlerle yüce, Kurtuluş Savaşı'yla kutsal yaşantısına kadar uzanır. Bu aşama destanlar aşamasıdır. Üç Şehitler Destanı (1945) ile başlayan, İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951), İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951), Yeni Mehmetler (1964), Çanakkale Destanı (1965) ile sürüp giden bir sürü destanda şairin yüreği yurdu için çarpar. Dağlarca bununla da kalmaz, 27 Mayıs Devrimi'ni izleyen özgürlüksüz demokrasi döneminin bütün haksız eylemlerine mertçe cephe alır.

Bütün bu destanların yanı sıra, Çakırın Destanı ayrı bir önem taşır. Bu eserde şair, yüzyıllardır horlanmış, ezilmiş bir ulusun çocuğu olan Çakır'ın ağzından "bir cihan türküsü" özlemi içinde antenlerini gerip "uzak milletlerin gençlerini" yarını dinlemeye çağırır. Bununla da kalmaz, Sivaslı Karıncayı (1951) yollara salıp, ilk kez dünyaya açılarak, insanın ortak kaderi üstünde durur Asya'yla Avrupa'yı kıyaslayarak. Şair artık yalnız kendi ulusunun değil, bütün ulusların, özellikle ezilmiş, horlanmış, uyanmamış, uyanması engellenmiş ulusların sözcüsü olur, hatta daha da ileri giderek, Vietnam halkının bir sömürgen devlete karşı kahramanca sürdürdüğü (tıpkı bizim Kurtuluş Savaşımız gibi) kurtuluş çabasını benimseyerek Vietnam Savaşımız (1966) adı altında bir destan yazar, Kubilay Destanı (1968) doğrultusunda bir coşkuyla.

Dağlarca'nın ikinci özelliği görünmeyenle düşünmek'tir. Görünmeyen, önce, adına Tanrı dediğimiz kavram, sonra gökleri, yıldızlarıyla (bütün uzay deneylerine rağmen) çözülmez bir bilmece halinde karanlıklara gömülü bir evren, daha sonra da ölüm, o yokluk, o Allah'a doğru uzanan yolculuk'tur.

Dağlarca'dan Tanrı, Mevlanâ ve Yunus'taki gibi mistik bir varlık, insanın ulaşmaya, kendini onda eritmeye yöneldiği bir varlık değildir. Daha çok bir bilinmezler kavramıdır Tanrı. Evrenin dinginlik senfonisinde her şey Tanrı kadar "mevcut" ve hareketsiz, her şey onun kadar "namevcuttur" çünkü. Tanrı, olsa olsa, insanda yaşayan, insanla birlikte var olan bir bilinmez, belki de bir sonsuzluk özlemidir. Oysa insan, hele çocuk, her yerde var ve "mevcuttur". Öylesine var ve "mevcuttur" ki, Dağlarca onu son eserinde (Arkaüstü, 1974) uzay boşluklarında, yatağında sırt üstü yatmış durumda, renkleri öttürme yarışları, sesleri boyama oyunları içinde, ışıktan giysilerle, uçan sevinçlerden sevinçlere koşturup, Exupery'nin Küçük Prens'inin dünya ötesi gezegenindeki serüvenine taş çıkartan bir düş ve fantezi zenginliğinde dolaştırıyor.

Dağlarca, sayısı otuz üçü bulan, her biri ötekinden güzel ve ilginç kitaplarıyla Türk edebiyatında, gerek kapsamı, ön seziş yeteneği, hayal gücü hiçbir şiir geleneğine bağlı olmayan eserleri, gerek şiir dilinin özgünlüğü, hepsinin üstünde sözcüklere yüklediği düşünce ve duygu zenginliğiyle erişilemez bir doruktur. Daha 1939'larda Orhan Burian: "Dağlarca'nın şiiri ya cinnete, ya da dehaya varmak üzeredir" demişti. Aradan geçen 36 yıl bu yargının dehadan yana ağır bastığını gösteriyor.

 

Vedat GÜNYOL
Çalakalem, İş Bankası Yayınları, 1999

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Eylül 20, 2008 - Cahil, Kibirli, Saldırgan

Kategori: yazi
Cahil sözünü Arapçadan almışız.

Birkaç anlamı içinde (toy, deneyimsiz vb.), dilimizde sıklıkla bilgisiz kişi anlamında kullanıyoruz.

Bilgi, kuşkusuz, tartışmaya açık bir kavramdır. Hiç kimse her şeyi bilemez...

Her alanda bilgi birikiminin ve yanı sıra da yine her alanda uzmanlaşmanın günümüzde ulaştığı boyutlarda, bu gerçekten olanaksızdır.

Böyle olmakla birlikte, yine de, bilgili ve bilgisiz kişiyi birbirinden ayıran temel ölçütler yok mudur?

Ben iki temel ölçüt olduğunu düşünüyorum: Hümanizm ve bilimsel bilgi.

İkisinin toplamına da aydınlanma düşüncesi, insan odaklı dünya anlayışı diyebiliriz...

Aydınlanma kavramının bilgisine (duygusuna, sezgisine) sahip olan kişi, okuryazar bile olmasa, bence cahil sayılamaz...

Buna karşılık, bu kavramın uzağında bulunan kişi, herhangi bir uzmanlık alanında allame bile olsa, insan aklının ulaştığı düzeyin gerisinde, yani cahil demektir...

***

Araştırırken iki ilginç deyimle karşılaştım: “Cahil-i basit” ve “cahil-i mürekkep”...

Yani basit cahil ve karmaşık cahil...

İlki, ilk bakışta, en sıradan, en kara cahil sanılabilir...

Tam tersine, cahil olduğunu bilen, cahilliğinin farkında olan kişi anlamına geliyor...

Cahilliğinin farkında olan kişinin kendini düzeltme şansı vardır çünkü.

Cahil-i mürekkep” deyimi ise, cahil ama cehaletinin farkında olmayan kişi için kullanılıyor...

Dilimize “katmerli cahil” diye çevirebiliriz...

Ve öyle sanıyorum ki kibir kavramı da tam burada karşımıza çıkacak...

***

Kibir (kibr) sözünün sözlükte karşılığı şöyle: Kendisini büyük gösteriş. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı halde üstün görme ve gösterme hastalığı...

Bilgi sahibi kişi kibirli olmaz.

Çünkü bilginin sınırsızlığının farkındadır.

Cahilliğinin bilincinde olan kişinin de kibirli olması pek olası değil.

Buna karşılık, cahilliklerinin farkında olmayan kimselerin (katmerli cahillerin) bu özelliklerine bir de kibirlilik eklendiğine sıklıkla tanık oluruz...

Hem de her toplumsal ortamda ve aşamada...

Kişi ne kadar cahilse ve cahilliğinin farkında olmaktan ne kadar uzaksa, o denli burnu büyük, kibrinden o denli yanına yaklaşılmaz olmaktadır...

Bu iki kişilik eksikliği ya da bozukluğunun (cahilliğinin bilincinde olmamak ve kibir) aynı kişide bulunması, neredeyse yasa gibi bir şeydir...

***

Gelelim saldırganlığa...

Bu güzelim Türkçe sözcüğün içerdiği anlam, bilindiği gibi, sadece insana özgü bir özelliğin adı da değil...

Fakat ne yazık ki insanların dünyasında da yine sıklıkla görülmekte.

Bu bakımdan, bir insanda insanlaşma gelişiminin tamamlanmamış olmasıyla da açıklanabilir...

Hem cahil hem kibirli olan kişinin, yatkınlık taşıyacağı düşünülse bile, aynı zamanda saldırgan olması ille de gerekmiyor...

Fakat şu ya da bu nedenle bu üç özellik, cehalet, kibir ve saldırganlık tek bir kişilikte bir araya gelmişse, ürkütücü, irkiltici, korkutucu bir tablo karşısındayız demektir...

Çünkü şantaj, tehdit, yalan, iftira, bugün söylediğini yarın yadsıma, sıkışınca tavır değiştirme gibi başkaca kötülükler de bu türden bir kişilik bozukluğunun ayrılmaz bileşenleridir...

***

Günlük yaşamda böyleleriyle karşılaştığımızda, uzak durmaya, bulaşmamaya dikkat ederiz...

Buna karşılık bir ülkenin yönetimi bu gibi kimselerce şu ya da bu biçimde ele geçirilmişse, o ülke bir uçurumun eşiğine gelmiş ya da belki o uçuruma yuvarlanmaya başlamıştır bile...

Fakat bu gibi şeyler genellikle demokrasi dışı toplumlarda söz konusudur...

Bizde ise çok şükür demokrasi olduğundan, böyle bir tehlikenin uzağındayız demektir...

ATAOL BEHRAMOĞLU. CUMARTESİ YAZILARI. CUMHURİYET. 20.09.2008
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı


oku/yorum

Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:34
| Sonraki Sayfa
''sevgi, bilgi ve çalışmanın ne yurdu olur, ne gümrük duvarları, ne de üniforması.'' s. freud

yorumLUyorum

f@H!r